Haz bir özgürlük şarkısıdır, ama özgürlük değildir.
Arzularınızın çiçeklenişidir, ama meyvesi değildir. Bir doruğa seslenen derinliktir, ama ne derindir ne de yüksek. Kafese kapatılanın kanatlanışıdır, ama kuşatılan uzam değildir. Eh, hakikatin ta kendisi şu ki haz bir özgürlük şarkısıdır.
Bu şarkıyı olgun bir yürekle söylemenizi isterim; ama şarkıyı söylerken yüreklerinizi yitirmenizi değil.
Ya Rab, bu zulmün aktörü insanlar mı? Yakılmış evler, kesilmiş insanlar, yıkıntılar, cesetler, cesetler... Ama hiç biri kazıklanarak rahmi parçalanmış kızcağızın görüntüsü kadar korkunç değil. Ruslar'ın eline diri geçmemek için intihar etmiş kadınların cesetleri bile kirletilmiş. Bu kızcağızın şanssızlığı sağ kalmış olmak. Defalarca o iğrenç tasalluta maruz kalmış, ardından rahmi bir ağaç parçasıyla parçalanmış. Bununla da yetinmemiş canavarlar, bu günahsızın yüzüne gaz döküp ateşe vermişler.
Utana sıkıla karşımdaki kadın gazeteciye uzattım bu ürküntü veren fotoğrafı. Manikürlü elleriyle alıp şöyle bir baktı sadece ve masama bıraktı onu.
- Savaş bu beyfendi, her şey mümkün.
Savaş bu ne kuru bir bahane.
Savaş bu ve ırzı namusu kirletilenler sadece Çeçenler, yıkılan sadece Çeçen şehirleri, tankların altında çiğnenenler sadece Çeçen çocukları.
Gözlerimi kaçırarak yerine koydum resmi.
Kızcağızın adı Zarema idi. Yaşı, on altı...
-Dünyada böyle bir yerin olduğuna Çeçenya'daki hiç kimseye inandıramazsın.
-Neden kimse inanmazmış? diye sordum ona.
Gülümsedi.
-Uçaklar geçiyor ama bomba bırakmıyor, insanlar ummadıkları bir vakit alınlarının ortasından kurşunlanmaktan korkmuyorlar, gençler neşeli ve canlı. Kolu bacağı kesik hiç kimseye rastlamadım, binalar sağlam ve savaşı hatırlatacak bir iz yok. Her yerden müzik sesi yükseliyor, dükkanlar ticari malla dolu...
Sonra ellerini iki yana açıp yüzüme baktı.
-Biz dünyanın her yerinin bizim memleketimiz gibi olduğunu sanıyoruz. Ölüm, zulüm, yıkım...