📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İnsanı kendi cevherinden ayıran kendi asıl ve öz varlığına yabancı kılan enâniyetten bu dünyâda ölmemiş olana, devran kollarını açmıyor.
Ağacın kıvam bulması meyveyi haber vericidir; rûhun kıvam bulması da hakîkati haber vericidir.
Şu hâlde, rûhu hakîkatle kıvam bulmuş kimselerdir ki devran onlara ölümsüz bir hayat bahşediyor.
Yaşayan, devam eden onlar.. ölseler de ölmeyen gene onlar!
Çok defa hilkat de birbirinin zıddı görünen başlangıç ve sonlarla doludur; çekirdeğe benzemeyen ağaç, yumurtaya benzemeyen tavuk bunlardan biri değil mi?
Birlik dünyâsı da, küllî güzelliğini bin bir zıddın birliğine borçlu değil mi?
Sarı kelebeği kovalayan beyaz kelebeğin ve onların dünyâya hediye ettikleri alaca yavruları gibi, biz de içimizin rengine uymayan renklere, kokularımızın zıddı olan kokulara gösterdiğimiz düşkünlükle, elimizde kalan üçüncü his, kendi hüviyetimizin sâfi devamından bambaşka, melez ve karışık bir artışla karşımızda uçuşmaya başlıyor.
İşte duygu zürriyetimizin soysuzlaşmaya giden bu benekli çehresidir ki, tıp dünyâsının türlü isim verdiği marazlarla maddileşiyor ve mânevi bünyemizde olduğu kadar maddî varlığımızda da yıkıcı tesîrini göstermeye başlıyor.
Bu yüzden değil midir ki, bir isterik, bir melankolik nörastenik için, yedi dağın otundan ve cihânın bütün devâlarından ziyâde, ruh düzenini gene rûhun delâletiyle ele getirmek ve fikir izdivaçlarında saflığa riâyet etmek en tesirli, en kat'i zarûret..
Tanımak, şuurla, rûhla ve aşkla olur. Hâlbuki ne gelmesi, ne gitmesi, ne de başlangıç ve son arasında geçen zamâna sâhip olması elinde bulunmayan mevcûdat için, dünyâyı tanımış olmak ne yersiz bir ifâde. Yaprak dünyâyı tanımıyor; o tanımadığı gibi beşer kütlesi de hemen hemen şu nebâtın aczi içinde çalkalanmakta. Kendi tesirimiz olmadan dünyaya gelişimizin ve mecbûri bir ömrün kâh kavurucu, kâh dondurucu seyrinden sonra gene tesirimiz olmadan meçhûl bir âkıbete intikâl edişimizin, şu yaprağın başından geçen, seçmek elinde olmayan mâceradan ne farkı var?
Bu cesedin içinde insan nâmını taşıyan yalnız, görücü, bilici, idrak edici gözdür; ötesi et, deri ve kemik. O göze sâhip olmadıktan sonra, yaprak, ağaç veya insan müsâvî.
Nerede Mevlâna'nın o azîz dudağı ki bizim için de bu temennîde bulunsun: "Beni mezara bıraktıkları vakit, vedâ, vedâ... deme. Çünkü mezar, cennetteki cemiyetlerin perdesidir. Buradan gidişi gördüğün gibi tekrar gelişi de düşün. Güneş ve ay gurub etmekle eksilmezler ki. Hangi tâne vardır ki toprağa ekilmiş de çıkmamıştır? Niçin insan tânesi için şüpheye düşüyorsun? Burada ağzını kapadınsa orada aç."