• Amerika’da küçük bir kasabada hemen hemen herkes birbirini aldatırmış. Sonra da kiliseye gidip günah çıkarırlarmış. Kilisenin papazı artık her şeyi açık açık anlatmalarından bıkmış ve böyle bir şey yaptıklarında;
    – ”çukura düştüm” demelerini istemiş.Halk bundan sonra bu konuda günah çıkarırken bu ifadeyi kullanmaya başlamışlar…

    Bir süre sonra papazın tayini çıkmış, yerine yeni bir papaz gelmiş..Tabi halk çukur ifadesine alıştığından aynı şekilde günah çıkarmaya devam ediyorlarmış… Yeni papazın haberi olmadığından artık bıkmış ve belediye başkanının yanına gitmiş..
    – ”Başkanım şu kasabanın yollarındaki çukurları kapatsanız artık halk çok düşüyor, karınız bile bu hafta dört defa çukura düşmüş, yanıma geldi” demiş..
  • ** YILMAZ GÜNEY **

    (1937-1984) Asıl adı Yılmaz Pütün'dür.
    1937'de Adana'ya doğan Yılmaz Pütün (Güney), Çocukluk yıllarında bisikletiyle sinemalarda sinemaya 16 milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinemaya daha yakın olabilmek için,
    Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bırakır, ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine yazılır.
    Sinemaya olan sevgisini şöyle özetliyor Yılmaz Güney :
    "Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği Fukara sinemalarında gidiyorduk.
    Kendimizi daha rahat hissediyorduk,
    bu sinemalarda.
    Mesela bir Galatasaray Sineması vardı,
    çok güzeldi. Önünde geçer geçer bakardık, ama, çok lükstü gitmeye korkardık.
    Îstesek parasını verip girebilirdik. Ama,
    ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görmezdik o sinemaya."
    Yılmaz Güney, oynadığı filmlerde haksızlığa uğramış, halktan insanları sefil ve yoksulları canlandırdı.
    Yılmaz Güney, Türkiye'de, Toplumu, gerçekçi Sanatın Sinemadaki İlk temsilcilerindedir.
    Oportonistçe bir söylem olan, Sanatın tarafsızlığı, siyaset üstü sahtekarlığını açığa çıkarmıştır.
    Suya sabuna dokunmuyan, Sömürücü Tüccar ve Kervancının develerini ürkütmiyen,
    halktan emekten kopuk,
    egemenlerin yakışıklı artistlerinin ve karşısına; hayatın, üretimin içinde, Halkın, yoksulların çirkin kralı döneme damgasını vuruyordu.
    Adana'da, Pamuk tarlalarında çapa ve pamuk toplama işlerinde, boğaz tokluğuna ve kış aylarındaa, elçiler aracılığı ile kaporası verilerek, Bir üretim aleti, aracı gibi satın alınıyordu, tarım işçileri, sigortasız güvencesi. Kürdistan bölgesi, yani Doğu ve Güney doğununun yoksul topraksız köylülerinin, Adana'ya yolculuk boyunca, traktör ve kamyonlarda kırıla kırıla, Köle koşullarında sömürü ve acılarını,
    Sınıf çelişkilerini beyaz perdeye aktarıyordu.
    Komrodor burjuvazinin ve Toprak Ağalarının ahlaksız yaşam ve Zulmünü teşhir ediyordu, filim ve sanatıyla.
    Adı, çirkin krala çıkarken;
    Egemenlerin de şimşeklerini üzerine çekiyordu. 1974'te Yumurtalıkta, egemenlerin kanuni bekçisi, krala fazla kralı olan Savcının sözlü saldırı ve hareketleriyle yaratığı pravaksiyon sonucu yaşanan arbede ölmesi sonucu, Yılmaz Güneyin, sinema sanatı ve üretimi engellenmiştir .
    Güney, yapımcılığını, yönetmeliğini, senaryo yazarlığını ve oyunculuğunu üstlendiği
    Seyit Han/Toprağın Gelini (1968) filmiyle ileride kendi adıyla anılacak olan film türünün ortaya çıkardı.
    Bu filmde, sevdiği kıza kavuşmak için tüm kötüleri tek tek ortadan kaldıran, ama sonunda bilmeden sevgilisini de öldüren bir yalnız Kahramanı canlandırıyordu.
    Daha sonraki dönemlerde, genellikle Spagetti Westernler ile benzerlik gösteren bazı filmlerde rol aldı; Bu tür filmleri yazdı ve yönetti. Bu açıdan Türk sinemasının en Özgün kişilerinden biri olarak görülmektedir.
    Güney, sonraki Aç Kurtlar (1969) Umut (1970) Umutsuzlar (1971) Acı (1971) Ağıt (1971) gibi filmlerinde ülke gerçeklerine değinen ve ezilen insana Odaklanarak,
    Sinemayı halkla buruşturarak, yoksullar kendilerini beyaz perdede izliyor, Bu yaşamın köleci karakterini sorgulatıyordu.
    Sınıfsal bir anlatım geliştirdi, ve bugüne kadar, sefillere kader diye sunulan yaşamın Sınıf hokkabazlığını teşhir ediyordu, seneyo ve oyunculuğuyla.
    Yaşamı olanca gerçekliği içinde yansıtmaya çalışan bir sinema, sanat yolu çizdi.
    Sanatı ve sinemayı sömürüye karşı Halk için sanatı, özgürlük ve mücadele Platformuna çevirdi, 1968 devrimci gençlik rüzgarı, emekçilerin sanatınıda etkilemişti.
    Bir yönüyle, 2. Dünya Savaşı sonrasında İtalya'da gelişen yeni gerçeklik akımını, bir yanda da geleneksel halk destanlarını anımsatmaktadır.
    Yılmaz Güneyin yoksul köylü ve emekçilerin yaşamı sorgulatan, filimleri burjuvaziyi çileden çıkarıyordu.
    Kapitalist yoz kültürü pompalayan sinema sanatı, yerini Emekçilerin ezilmişliği ve orta çağ karanlığının devamı olan kadercilik ve Din tüccarlarının kulluk kültürünü sorgulatıyor geleneği sarsıyordu.
    Ki, faşist,12 Eylül darbecileri, Yılmaz Güney'in Filimlerini yasakladı, ele geçirilen filmlerinin devrimci etkisini yıkmak için yaktıdı.
    Güney, 1974'te yönettiği Arkadaş'ta ve daha sonra hapse girdiği için Şerif gören tarafından tamamlanan Endişe'de (1974), gene hapse girdiği için sadece senaryosunu yazdığı, Şerif gören tarafından yönetilen Yol'da (1982), ölümünden önce yurtdışında yönettiği son filmi Duvar'da (1983) kendine özgün tema ve anlatım biçimlerini geliştirerek uyguladı.
    Yurtdışına çıktıktan sonra kurgusunu yapıp gösterime çıkardığı Yol 1982 Cannes Film Şenliği'nde kayıp (missing) adlı filmle ile birlikte büyük ödül alan Altın Palmiye paylaşarak Türk sinemasına tarihinin en önemli ödüllerinden birini daha getirdi. Güney 1974 yılında Yumurtalık savcısını öldürme suçunda 18 yıla mahkum oldu. 1981 sonunda izin alarak ayrıldığı Isparta cezaevine dönmeyene Güney, daha sonra yurtdışına, Fransa'ya çıkarak sürgün hayatına başlamış, 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 9 Eylül 1984'te Kanserde öldü, ve Fransa'da toprağa verildi.
    Oyuncu olarak 114 filmden rol aldı.
    26 filmin yönetmenliğini yaptı.
    15 filmin yapımcısı oldu.
    Ödülleri :
    1.Adana Altın Koza Film şenliği, 1969. En iyi erkek oyuncu Seyit Han
    2. Adana Altın Koza Film şenliği, 1970. En iyi senaryo Umut
    En iyi erkek oyuncu Umut
    3. Adana Altın Koza Film şenliği, 1971 En iyi erkek oyuncu Acı
    En iyi Senaryo Ağıt
    En iyi yönetmen Ağıt.
    4. Antalya film şenliği 1967
    En iyi Erkek Oyuncu Hudutların Kanunu 7. Antalya Film Şenliği 1970
    En iyi Erkek Oyuncu Bir Çirkin Adam.
    12. Antalya Film Şenliği, 1975
    En iyi Senaryo Endişe
    Berlin Film Festivali 1979
    En iyi Senaryo Düşman.
  • Goethe'nin hakkında, "Eğer Werther ölmeseydi ben ölecektim" dediği eseridir. Çoğumuz yirmi beş yaşlarında böylesine umutsuz bir aşka kapılmışızdır; ancak pek azımız yaşadığı ızdırabı bir sanat eserine çevirebildi. Goethe bunu başaran saygın edebiyatçılardan biridir; arkadaşının nişanlısına beslediği imkansız aşktan ilham alarak 6 hafta içerisinde kendisine büyük ünü getiren "Genç Werther'in Acıları" eserini tamamlamıştır.

    Kitap hakkında araştırma yapınca, eserin halk arasında yarattığı derin etkiyi fark ettim. Bilinmesi gereken en önemli anekdot; Werther gibi giyinmenin moda olduğu o yıllarda, intihar sayılarında artış nedeniyle kitabın yasaklandığı bir dönemin dahi olmasıdır.

    Kitap; Werther'in, dostu Wilhelm'e hitaben yazdığı, Goethe'nin Werther'in iç muhakemelerini ve acılarını okuyucuya açıkça yansıtabildiği mektuplardan oluşmaktadır.

    Werther hakkında, kendinize yöneltebileceğiniz çok değerli sorular bulunmakta;
    * Nişanlısı olan bir kadına duyduğu aşktan dolayı saygı duyulmayı hak edemez mi Werther; peki ya intihar ederek Lotte ve nişanlısının ebedi mutluluğa sahip olmasını sağlama düşüncesi ona saygı duyulmayı hak ettirmez mi?
    * Böyle umutsuz bir sevgiye sahip olduğu için Werther şanslı mı; yoksa umutsuz bir aşka kapıldığı için şanssız mı?
    * Werther'in kendi yaşamına son veren isyanı cesurca mıdır; yoksa ızdıraplarını bir ömür boyu beraberinde taşımayı göze alamadığından dolayı Werther, korkakça mı davranmıştır?

    Yanıtları kendime saklayarak, içimdeki Werther'i gözler önüne sermemek istiyorum.

    İyi okumalar...
  • Halk adına halkı soyan zihniyet...
  • "doğa'nın amaçları arasında insanın utangaç olması gerektiği bulunsaydı, bizi dünyaya kesinlikle çıplak getirmezdi; medeniyet açısından bizden daha geri olan bir sürü halk çıplak dolaşmakta ve bundan hiçbir utanç duymamakta..."
  • Yiğit OkurTır Kamyonları

    Yiğit Okur’dan okuduğum ilk kitap.On sekiz tane öykü var içinde.Bir çok öyküsününde içindeymiş hissi yarattı.Öyküden ziyade sanki anılarını okuyormuş hissine kapıldım.Yurt dışındaki öğrencilik hayatı ve asıl mesleği olan avukatlık yaparken başından geçmiş olayları okur gibi okudum öykülerini.Hepside gülümseten,güldüren ve düşündüren öyküler.
    Ah,o 25 yaşımın aklı. Onu tekrar bulsam ya da gelip o beni tekrar bulsa; lavabo kirli kalsa da, kaygılardan uzak, dünü, bugünü, yarını tek bir anmış gibi yaşadığım Beni dolu düzgün koşturan, her yokuşa dörtnala vurup, inişlerde gemsiz,eğersiz kanatlanan 25 yaşım, güzel yaşım, şair yaşım, sade renkler ışıklar, sesler, kokularla yaşanan…
    Hayır, hiçte iyi değildi. Humeyni ‘yle daha da kötü oldu. Yalnız şöyle bir şey var:: Monarşide yalan yoktur En fazla yalan söylenen rejim demokratik rejimdir. Demokraside iktidara talip olanlar kürsüden halka seslenirler; “Siz patates yiyorsunuz. Biz devletin başına geçersek hepiniz biftek yiyeceksiniz.” Devletin başına geçerler, biftek yemeye başlarlar. Halk gene patatese talim eder. Monarşi de ikiyüzlülük yoktur. Monarkı,kral,hükümdar,her neyse der ki:”Ben biftek yemeğe devam edeceğim.Siz de patates yemeğe devam edeceksiniz.İtirazı olan varsa içeri tıkarım.”