Bazen bu dünyaya, bu döneme, bu ülkeye, bu şehre ait olmadığımı hissediyorum. Yürürken bastığım yer ayaklarıma yabancı geliyor her zaman, çünkü bir anlamı yok. Her şey serileşti, otomatikleşti ve sıradanlaştı. Her saniyemi dolu dolu geçirmek için planlar yapmaktan, kendimi şehirlerin insan trafiğine bırakıp ruhumu terk etmekten, her gün gördüğüm ve hiç de memnun olmadığım insanlarla aynı mahallede yaşamaktan ve daha birçok şeyden hoşnut değilim.
Doppler de benim gibi düşünen ve benim aksime düşüncelerini hayata geçirme cesareti gösteren bir insan, bir eş, bir baba. Günün birinde yaptığı bisiklet turu esnasında düşüp kafasına aldığı darbe sayesinde kendisinin ormana ait olduğunu fark ediyor ve ormana yerleşmiyor, orman oluyor. Avcı-toplayıcı olduğumuz dönemlere dönüyor adeta. Geldiğimiz ve gideceğimiz toprağın, özel mülke dahil edilmeyen sayılı şeylerden biri olan ormanların tadını çıkarıyor. Bu süreçte de kendisine Bongo isminde bir geyik eşlik ediyor, kendi annesinin etiyle beslenen bir yabancıya.
Bir saat sonrasını düşünmeden, sıkılmaktan sıkılmadan, her şeye akıl yormakla uğraşmadan kısacası modern insan gibi davranmadan nasıl yaşanacağını merak ediyorsanız bu kitap sizin dostunuz olacaktır. Keyifle, bir oturuşta bitirdiğim ama etkisini oturduğum yerden kalkar kalkmaz üzerimden atamadığım bir kitap oldu. Tutunamayanların tutunmalarının şart olmadığını, sadece alternatif yolları değerlendirmenin ya da üretmenin her şey için daha iyi olacağını içten bir üslupla anlatan bir kitap...