İnsanın boyun eğemeyeceği ağır yazgı yoktur, diye yazmış, yeter ki hayatta kalsın!
Şimdi düşünüyorum da, bu sözler gerçek acı gelmeden önce söylenmiş olmalı.
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. O garip zırhı
ancak torunları aşabiliyordu.
Ve yine, hüznün kilidinin aniden, küçük spesifik şeylerle açılması.
Elime bir mandalina alıyorum ve birden, yemek yemeyi tümüyle bırakmadan önce, bir dilimini acı içinde yediği son meyve olduğunu hatırlıyorum. Ve mandalina artık sadece mandalina değil.
Bazen aramızda olmadığını unutuyorum ve mutlu bir an oluyor bu, onu aramaya kalkışıyorum ve o anda dank ediyor.
Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı yılların uzandığı topraklara. Naif
bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu olmamıştı.