hayat, nihayetinde, içine hapsolduğu ağdan kurtulmuş falan değil. hapsolduğu ağdan kurtulup özgürleşen hayat diye bir şey yok: hayatın kendisi o ağ, insanları yerli yerinde tutuyor, olayları anlamlı hale getiriyor. kısıtlamaları paramparça edip anlamsız bir varoluşu sürdürmek mümkün değil. insanlar, başkaları olanaksız kılıyor bunu. fakat başkaları olmasa hayat da olmaz.
hayatın kendisi, diye düşünüyor Ivan, hayatın her ânı yapılan her satranç maçı kadar kıymetli ve güzel olabilir, tabii nasıl yaşayacağınızı bilirseniz.
o anda ikisinin arasındaki his, gerçek değil mi? insanlar arasındaki hislerin kendine özgü bir gerçekliği yok mu? biçimsel önermelerin doğruluk değeri anlamında yok, hayır. o halde neden o sözcük, “doğruluk” sözcüğü resmi tanımıyla tükenmeyen belli bir duygu da içeriyor?
bir yandan da kendimize fazla yükleniyoruz, diyor, çünkü ikimiz de hayatlarımız boyunca başka insanların yenilgi diye niyelendirebileceği şeye gönüllü biçimde maruz kaldık. bence bu da belli ölçüde cesaret gerektiriyor. yalnızca psikolojik açıdan bile olsa.