Korkunç bir hayvanın üzerinden soyulmuş bir deri gibi pörsük ve terk edilmiş hissediyordum kendimi. Hayvandan kurtulmuş olmak beni ferahlatmıştı ama ruhumu ve pençelerini geçirebildiği her şeyi de alıp götürmüşe benziyordu.
Neden ağlayacağımı bilmiyordum ama birisi bana bir şey söylerse ya da çok yakından bakarsa gözlerimden yaşların, boğazımdan hıçkırıkların boşanacağını ve bir hafta boyunca ağlayacağımı biliyordum. Gözyaşlarının içimde kabarıp dolu ve dengesiz bir bardağın içindeki su gibi çalkalandığını hissedebiliyordum.
…, incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. İncirlerin hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti ve ben orada karar veremeden otururken inceler buruşup kararıyor, birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.
“Şiir nedir Esther, biliyor musun?”
“Hayır, nedir?” diyordum.
“Bir parça toz.”
Sonra, tam o gülümseyip gururlanmaya başlarken, “Senin kesip biçtiğin kadavralar da öyle,” diyordum. “Tedavi ettiğini sandığın insanlar da. Toz ne kadar tozsa onlar da o kadar toz. Sanırım iyi bir şiir o insanların yüzünün toplamından çok daha uzun yaşar.”