• Birisinin yaşamaktan bıktıkları bir başkasının hayalidir mesela. Hani Ankara'ya deniz gelmez, Adana kar beyaz olmaz...
  • “Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye, işte ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım; ama seninle bir başka yaşarım.” Nâzım Hikmet
  • Penceresiz kaldım anne, penceresiz kaldım anne. Uçurtmam tel örgülere takıldı. Hani benim gençliğim anne? 😢

    / Ahmet Kaya
  • En iyisi bugün çıkmamak dışarıya, hani moralim bozulsun istemiyorum. Görmek istemiyorum el ele tutuşmuş çiftler.
  • Uzaklarda bir çiftlikte ölecektim, kimseyi rahatsız etmeden. Hiç kimseyi. Tek başıma. İşte bu kadar. Bu korkunç hayattan kurtulacaktım.
    Ama insanın on dokuz yaşındayken duyduğu hüzün, hayatın güzelliklerini görmesini engelleyecek ya da önünden hoş bir kızın geçtiğini gördüğünde on dakikadan fazla sürecek kadar trajik olmuyor. Gözlerim ışıl ışıl yanmıştı.
    ''Şu yavru da kim; Tarcisio?''
    ''Tahmin et.''
    ''Nereden bileyim, daha yeni geldim. Buraların acemisiyim.''
    ''Bilmiyor musun?Gerçekten bilmiyor musun, Ze?''
    ''Yemin ederim ki bilmiyorum. ''
    ''Silvia o.Hani şu kestirme yoldaki.''
    ''Olamaz.''
    ''Evet ,ta kendisi.''
    ''Ne güzel şey öyle.''
    ''Ne yapmayı düşünüyorsun?''
    ''Ne yapıp edip onun yanına gitmeyi.''
    ''Yok canım, ben senin planlarını soruyorum. ciddi şeylerden söz ediyorum, Ze.''
    Bir kahkaha attım.
    ''Saçmalama. ilk fırsatta asılacağım ona.''
  • Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama


    Yarım saat erkene kurulsun saatin.


    Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..


    Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin…


    Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin…


    Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.


    Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,


    Çek kızarmış ekmek kokusunu içine,


    Bak güzelim kahvaltının keyfine.


    Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,


    Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..


    Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.


    Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,


    Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,


    Ohhh şöyle bir hafifle


    Bir güzel kahve ısmarla kendine,


    seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de


    Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık


    Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa…


    Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak


    Çiçek görürsen kokla ,köpek görürsen okşa ,


    çocuk görürsen yanağından makas al.


    Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,


    sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,


    hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?


    Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?


    Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara


    Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..


    Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,


    yüzünde güller açtıracak.


    Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..


    Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..


    Saklama tabakları, bardakları misafire


    Sizden ala misafir mi var bu dünyada


    Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,


    vazife yapar gibi hiç değil,


    Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, sana


    eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..


    Gece evinde, dostların olsun


    Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..


    Arkadaşım
    hayat bu daha ne olsun?
    Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
  • "Distopya" ve özellikle de "kadınların hiçe sayıldığı bir distopya" olduğunu öğrenince, haliyle bir merakla sarıldım kitaba. Yalnız yine beklenti-buluntu eşiği birbirini tutmayan bir kitap oldu benim adıma.
    İkinci Dünya Savaşı'nın üzerinden 700 yıl geçmiştir. Almanlar ve Japonlar galip gelmiş, dünyayı resmen kendi aralarında ikiye bölmüşlerdir. Kara kuru, Aryan ırk tipine zerrece uymayan Hitler ise sırma saçlı, selvi boylu, mavi gözlü bir tanrıya dönüşmüştür. Dönüşmüştür dediysek Hitler hala yaşamıyor, hani derler ya "şeyh uçmaz da mürit uçurur" diye, işte o hesapla ölümünden sonra öyle bir hale getirmişler ki Führerlerini bu Almanlar, yani adam yerinden kalkıp gelse de şu çizilen imaja şöyle bir baksa, "ulan amma da abartmışsınız haa" der yani o derece. Yönetim sistemi de bir değişik hal almış, her bölgenin yönetimine bakan bir Şövalyesi var ve bunlar o bölgenin valisi gibi bir şey. İşte kitap da, bu Şövalyelerden birinin, kilisede kadınlara ayin yaptırması ile başlıyor. Şövalye von Hess, bu baskıcı yönetim içinde biraz daha yumuşak tavırlı bir Şövalye. Sebepleri falan zaten kitabın ilerleyen bölümlerinde belli olacak. Diğer temel karakterlerimiz ise genç bir Nazi olan Hermann ve İngiliz Alfred. Bu arada, Naziler savaşı kazanınca Alman toprakları da kutsal topraklar addedilmiş ve İngilizler gibi sömürge toprakların izin verilen yurttaşları ise, bu kutsal topraklarda hac vazifelerini yerine getirebiliyorlar. Vay anasını sayın seyirciler...
    Hac demişken, kitapta kadınların yanında Hristiyanlar da aşağı seviyeden topluluklar kabul edilmekte.
    Gelelim kitabın can alıcı olabilecekken can alıcı olamayan detayına. Kadınlar... Kafaları traşlı, vücut hatları belli olmasın diye özensiz ve bol, tek tip ve aynı renkte kıyafet giyen, kafeslerde hayvanlar gibi tecrit altında yaşayan kadınlar... İçlerinden, sahibi olanların kollarında beyaz bantlar var. "Sahip" diyorum, çünkü erkekler onların sahibi ve kadınlar da onlara "sahip" diye hitap ediyorlar. Kız çocuk doğurduklarında, çocukların onların yanlarında kalmalarına izin veriliyor, erkek çocuk doğurduklarında ise çocuklar onlardan alınıyor. Bu arada şuna da değinmek isterim ki, kadınların bu denli tecrit edildiği bir ortamda, haliyle oğlancılık da baş göstermiş ve kanıksanmış vaziyette.
    Kadınlardan bahsederken şu detaya da değinmeden geçmek olmaz, özellikle beni etkileyen sahnelerden biriydi. Alfred ve karısı Ethel'in, kız çocuğu doğurması sonrası aralarında geçen konuşmalar ve yaşadıkları, bu tip bir algıya aşina olmayanlar için çarpıcı görünse de bizim topraklarımızda da rast gelinmeyen şeyler değildi. Bilirsiniz işte, kız çocuk dünyaya getiren kadının, kocası karşısında ezikliği vs... Neyse...
    Bütün bu çarpıcı detayların yanında, kitapta kadınların yaşamları içinden bir anlatımın olmayışı, bizi o atmosferden uzak tutuyor. O kitabı henüz okumamış olsam da, Damızlık Kızın Öyküsü kitabının, kadınların gözünden daha çarpıcı bir distopik anlatıma sahip olduğunu düşünüyorum. Belki de bu kitap da, bir kadının ağzından falan yazılmış olsaydı daha bir çarpıcı olabilirdi.
    Kitabın, olmasını temenni ettiğimiz anlatımından bahsettikten sonra bir de olan anlatımından bahsedelim. von Hess, Hermann ve Alfred piyasaya çıktıktan sonra bir araya gelirler, aralarda geçen olaylara değinmeden genel olarak bir özet geçerek anlatacak olursam, baya bir tarih muhabbeti yaparlar, "eskiden neydi, şimdi ne oldu" tarzı, ders niteliğinde şeyler aktarır bunlara Şövalye. Tarih aktarıcılığına eyvallah da, 1945+700=2645 yıllarında falansınız arkadaş, hiç mi geleceğe dair bir detay olmaz şu kitapta? Cevap: Gerçekten de yok. Hani fiks bir uçan araba falan filan olsa ona da tav olacaktım ama gelecekte olduğumuza dair hiçbir detay yok. Her şey o dönemde nasılsa öyle olduğu gibi aktarılmış. Sanırım yazarımız, geleceğe dair öngörüleri pek olmayan türden bir yazar imiş. Nitekim, icat edilmemiş icatları hayal eden ve kitaplarında yer veren zehir gibi yazarlar gördü bu gözler. Galiba Almanlar yenilince biz de yenik sayıldığımız gibi, Almanlar yenince de, "Emaaan ne üzecez la canımızı? Zaten dünyanın yarısı bizim. Şimdi kim kalkıp da bir şey icat edecek? Uzaya neyin mekik fırlatacak? Hadiin kalkın da Oktoberfest'e gidek." edasında bir rehavete kapılıp işi gücü boşlamışlar.
    İki yüz küsur sayfalık kitap için yeteri kadar detay döşendiğime inanarak sözlerimi burada sonlandırırken, kitabı yüksek beklentilerle okumamanızı tavsiye ediyorum.