Birçok insan, savaştan kaçınmanın en
iyi yolunun onun dehşetleri üzerinde durmak ve bunları genç kuşakların zihnine canlı biçimde kazımak olduğunu düşünür. Gözlerinin önünde ürkütücü fotoğraflar sergilerler. Kulaklarını katliam öyküleriyle doldururlar. Generallerin ve amirallerin beceriksizliğini uzun uzun anlatırlar. İnsan çatışmasının suçunu ve akıl dışı çılgınlığını kınarlar. Tüm bu öğretinin, eğer bir akıl hastanesinin dışından biri böyle bir şey yapmayı isterse, başka bir ülkeye saldırmamızı ya da onu işgal etmemizi önlemede çok yararlı olacağı söylenebilir. Peki ya biz saldırıya uğrar ya da işgal edilirsek, bu bize nasıl yardımcı olacaktır? Sormamız gereken soru budur.
İstilacılar Lord Beaverbrook'un sergisini ziyaret etmeye ya da Bay Lloyd George'un ateşli çağrılarını dinlemeye razı olur mu? Ünlü Güney Afrikalı General Smuts ile buluşup, dostane ve makul bir tartışma içinde aşağılık komplekslerinden kurtulmayı kabul ederler mi? Bundan kuşkuluyum. Bu ülkenin güvenliğinden en ağır zamanlarda sorumluluk taşıdım; bundan ciddi biçimde kuşkuluyum. Diyelim ki kabul ettiler, yine de onları ikna edip sessizce evlerine dönmeye razı edebileceğimizden emin değilim.
Şöyle diyebilirler: "Bana öyle geliyor ki siz zenginsiniz, biz yoksuluz. Siz tok görünüyorsunuz, biz açız. Siz galip geldiniz, biz yenildik. Sizin değerli sömürgeleriniz var, bizim yok. Sizin donanmanız var; peki bizimki nerede? Geçmiş sizindi; geleceği bize bırakın." Ve her şeyden önemlisi, şunu söylemelerinden korkarım: "Siz zayıfsınız, biz güçlüyüz."
Unutmayalım ki dostlarım, hava yoluyla yalnızca birkaç saat ötede, dünyadaki en eğitimli, en çalışkan, en bilimsel ve en disiplinli yaklaşık yetmiş milyonluk bir ulus yaşamaktadır; çocukluktan itibaren savaşı yüce bir faaliyet, savaşta ölümü ise insan için en