Öncelikle şunu söylemek isterim ki hiç böyle bir hikaye beklemiyordum. Daha önce hiç Akhilleus ile ilgili bir hikaye de okumamıştım, sadece nerede-nasıl öldüğüyle ilgili bilgi sahibiydim. Bu sebeple kitap gerçekten büyük derecede şaşırttı. Nedense sadece çok güçlü bir kahramanın savaşmasını okuyacakmışım gibi geliyordu, işin içine aşk girince şaşırdım, hele ki bunun bir erkekle olması daha da şaşırttı.
Akhilleus’u bu kadar insani haliyle görmek şaşırttığı kadar güzeldi de. Miller onu sadece efsanevi bir savaşçı olarak değil, aşkı, acıyı ve zaaflarıyla gerçek bir insan gibi gösteriyor. Patroklos ile ilişkisi özellikle yürek burkan bir şekilde işlenmiş. Hem savaşın hem de duyguların ağırlığını çokça hissettiriyor.
Yunan mitolojisini hep sevmişimdir, ama bu kitapla bir kez daha fark ettim ki ondan aldığım keyif bambaşka. Mitolojik kitapları okurken gerçekten ben de olayların içindeymişim gibi hissediyorum, beni bambaşka dünyalara götürüyor. Miller’ın dili ve karakterleri o kadar canlı ki bu durum kitabı daha da güzel kılıyor.
Ama ne olursa olsun hiçbir mitoloji kitabı sanırım Şimşek Hırsızı serisini geçemeyecek gözümde. Her mitoloji kitabı beni bu seriye ve bu seriyi okurken hissettiklerime geri döndürüyor.