Bir an gelir, insan hayatta olmanın kendisine kazandırdıklarıyla kaybettirdiklerini kıyaslamaya başlar. Yüzünün güldüğü anların diğerlerine nazaran ne kadar az olduğunu fark ettiğinde de, o kısacık anların bir ömür kederlenmeye değecek kadar vazgeçilmez olup olmadığını düşünür. Büyük acıların ardından ikramiye gibi gelen o kısa sevinçler de seyrekleşince, daha fazla yaşamak için bir neden bulamaz hale getiriverir insanı bu kıyas.
Kimselere büyük yerler vermeyi beceremiyordum hayatımda. Bu yüzden kimsenin gidişi geride kocaman esmer boşluklar bırakmıyordu. Nihal gibi büyük boşlukların içinde yok olmaktansa, daha az sevmeyi ve sevilmeyi tercih etmiştim ben. Çok eskiden, tarih kadar eski bir zamanda, bir yerlerde öyle büyük bir boşluk açılmıştı ki, kaybını kaldıramayacaklarımın varlığına da tahammül edemez olmuştum belki de. Ben terk edilmekle erken tanışmıştım çünkü. Bir boşluğun nasıl kanayabileceğini erkenden tecrübe etmiştim. Bu yüzden belki artık hayatıma yapılan seferler önemsizleşiyordu nazarımda. Ya da öyle olsun istiyordum.
İddiasızca hayatıma giren ve büyük laflar etmeden uzun zaman orada kalmayı becerebilenler, zaman içinde kalbimizin ve ruhumuzun en manzaralı dairelerine yerleşiveriyordu demek.