Hayat aynı yerdeydi, bunu görmek, dahası bunu yaşamak mutlu etmedi. İçinden kahkaha etmek geldi o an. Tıpkı fırtına çıkınca yalvarıp yakınan, karaya ulaşmayı başarınca yalvarmaları yakarmaları ve fırtınayı unutan denizciler gibiydi. Bir açıdan belki buna hakkı vardı zira fırtına çıkınca pek yalvarıp yakarmamış, delirdiğini, rüya gördüğünü filan düşünmüştü. Çünkü insanlar artık tanrıya değil gerçeğe inanıyordu.
Neyle karşılaşacağını bilerek pencereye yürüdü, aşağıya baktı. İşte hayatını sonsuza kadar değiştirecek şeyle o an karşılaştı. O andan sonra hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı ki, bunu bilmesi de imkansızdı. Bazen böyle olurdu, hayatını değiştirecek eşikte dikilirdi insan da, kendisini anca otobüs bekliyor sanırdı. Sonra geriye dönüp baktığında, tabii geriye dönüp bakacak kadar aklı varsa, fark ederdi o eşiği. Öyleydi işte tam da. Baktı pencereden ve gördü.
Bu şey işte, değişim, dönüşüm, adına ne dersen. Ben sana seçilmiş kişi olduğunu söyleyeceğim, sen reddedeceksin ve aman efendim ben vırttık zorttık feşmekan diyeceksin. Sonra ben sana yol vereceğim, tabii sen sana yol verildiği için gitmen gereken yere gidecek, yaşaman gereken şeyi yaşayacaksın. Sonra reddettiğin kişi olmanı sağlayacak değişimi yaşayacaksın, sonra da havai fişekler falan işte. Bitecek. Böyle.
Oooo dedi hemşire... Benim de gerçekliğine şüphelendiğim hatıralarım olsa keşke. Ama hepsi o kadar alalede ki, gerçekliğindne şüphe etmek için aklı ziyan etmiş olmak laızm.