Geçmiş, diyorum, ya belli bir kesitinde değişmez birtakım öğelerden kurulu, donmuş bir durumdur; olsa olsa ona yeni bir yorum getirilebilir; açıklamak üzere onu, değişik birtakım bakışlarla inceleyebiliriz. Ya da, geçmişin içinden rastgele seçilmiş birtakım öğelerin, ama özellikle beğendiğimiz —ya da beğenmediğimiz— öğelerin yan yana getirilmesiyle kurduğumuz, gerçeklikten uzak bir yapıntıdır. Bu yapıntıyı gerçek belyerek bugünkü düşüncemizi o yapıntıyı gerçekleştirmek yolunda kullanmak, düşünülmeyecek, yanlış bir iş değil… İşte, bunu anlatamıyoruz. Anlamak istemiyorlar, daha doğrusu. Tuttukları, kendi yapıntılarını gerçekleştirmek gerektiği… Onlarınki belli değil; karışık, karma… Henüz görülmemiş şeyler var yapıntılarının öğeleri arasında; daha doğrusu, tarihlerin yazdığını bilmediğim şeyler. Tarihler neleri yazmış, neleri yazmamıştır, bunun üzerinde duracak değilim elbet. Burada hele. Ama ellerindeki kanıtlar o kadar az inandırıcı ki bu karışıklık… Bizim düşüncelerimizin üstünlüğü, tek üstünlüğü, burada. Kesin bir üstünlük bu, hem de. Biz, bir yapıntı da olsa, ileri sürdüğümüz düşüncenin her öğesinin, geçmişte şöyle şöyle davranılarak gerçekleştirilebilmiş işler olduğunu söylüyor, kanıtlayabiliyoruz.
Geçmişe bakıp, tarihin belli, değişmez kıldığı sınırlar içerisinde kalan işlere bakıp, şu şöyle olsaydı, bu böyle olmasaydı, diye başlayan birtakım çılgınca düşlere kapılmağa en hazır olanlar da bizleriz ya…