Adı:
Gece
Baskı tarihi:
Şubat 2013
Sayfa sayısı:
231
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753421836
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Gece'de anlatılan tek tek, bölük pörçük durumların, konumların, gerçek yaşamla somut ilişkisi, sürekli seziliyor satır aralarında. Okurun yakın geçmişte tanığı olduğu birçok toplumsal, tarihsel, kültürel deneyden yankılar ve metinde sözgelişi. Alışılmış tarihsel mantığın işleyişi bile sorguya çekiliyor. Ama bütün bu gerçek durumlardan soyut bir çıkarım olan yaşantı, insan umutlarıyla korkularının bütünleyici imgeleriyle dile getiriiliyor.
-Akşit Göktürk-
(Arka Kapak)

Ödüller : 1991 Pegasus Edebiyat Ödülü
Yazar bu eserinde 'gece' metaforundan hareketle kendi iç dünyasını, yalnızlığını, sıkılmışlığını ve tekdüzeliği imgesel bir anlatımla harmanlayarak zaman zaman ekspresyonist bir bakış açısıyla zaman zamansa nihilizm kokan izlenimleriyle okuru, gerçekle gerçeküstü bir dünya arasında sıkışmış soyut bir buhranı keşfetmeye davet ediyor...
---------------------
Bu kitabın incelemesine böyle bir cümle ile başlayıp aynı kulvardan devam ederek sonunu getirmeyi inanın çok isterdim. Ancak böyle birşey yapsaydım hem kendimi hem de sizi kandırmış olacaktım ki, aramızdaki güzel ilişkinin hiç de hak etmediği bir son olurdu bu durum. O yüzden müsadenizle fularımı çıkarıp yola o şekilde devam etmek istiyorum...

Tahmin ettiğiniz gibi tam bir kitap incelemesi olmayacak bundan sonraki kısım. Daha çok, kitabı neden yarım bıraktığımın incelemesi şeklinde devam edecek. Baştan uyarayım, devam edip etmemeye siz kendiniz karar verin...

Bendeniz, bedenini yaşatmak için bir işte çalışan, ruhunu yaşatmak içinse okuyan sıradan bir insanım. Bir metropolde, trafiğin, keşmekeşin, yalanın, dolanın ve sahte ilişkilerin arasında ömür tüketiyor, günümün dörtte üçünde çalışarak ve uyuyarak bedenime, kalan zamanda ise okuyarak ruhuma hizmet etmeye gayret ediyorum... O yüzden çok önemsiyorum bu bana kalan kısıtlı zamanı... Kitaplarımı, yarın ölecekmişim gibi okumaya çalışıyorum. Onları, düğünde takılan altınlar gibi kitaplığıma sıra sıra dizip, titizlikle saklıyorum... Çünkü o kitaplar, iç dünyamla gerçek dünya arasındaki Berlin Duvarı gibi... Beni bir yandan gerçek dünyaya hazırlarken bir yandan da beni gerçek dünyadan koruyorlar. Gerçek dünyanın daha tahammül edilebilir bir yer olmasını biraz da bu kitaplara borçluyum.

1000Kitap 2. İstanbul buluşmasında postmodernizm üzerine yaptığımız uzun ve keyifli tartışma, sonunda bu kitabı 3. buluşmanın ortak kitabı olarak tayin etti desem yalan olmaz. Ben de postmodernizmle aramdaki mesafeyi belki daraltır, en azından vizesiz geçiş hakkı doğar ümidiyle oylamada bu kitaba destek verdim. Çünkü bu tip eserlere kendi irademle gitmeyeceğim için böyle bir 'mecburiyetin' bana kendimi yeniden test etme konusunda katkı sağlayacağını düşündüm. Pişman da değilim açıkçası. Neticede kitabı yarım bıraksam da, önümüzdeki süreç için kendi adıma bir sonuca varmış oldum. Yarım bırakış hikayesine gelin kitaptan bir alıntı ile devam edelim;

"Bildikleri, anımsadıkları oyun alanlarının, kışlaların, bahçelerle parkların, mahallelerle sokakların yerinde, başka insanların (bu "başka insan" deyimi, kaypak bir anlam taşır onlar için; özlerinden başkası da demektir, kendileriyle bir tuttukları ya da kendilerinin bir yansısı saydıklarından başkası da demektir) başka insanların varlığının, gelmiş geçmişliğinin tek izi olarak -örneğin-bir taş parmaklığın seçilebildiği bir ettopraklık görürler; anlamsız, işlevsiz kalmış bu taş parmaklık ettopraklığı boydan boya kesmektedir. Düş görenin gözü bunu yavaş yavaş seçer. (Sayfa 36)"

Bu alıntıyı, okuduğum bölümler içerisinde rastgele bir sayfadan seçtim. Kitabı tamamlayanlarla aramdaki ayrım noktasını somutlaştırabilmek için belki bir örnek olur diye düşündüm...
------------------------------
Evet değerli 1k dostları... Bu bir yazar veya kitap eleştirisi değil. Tamamıyla bir kitaptan ne beklediğinizle alakalı bir durum. Bir tercih meselesi... Yani az önce de dedim ya, ben zaman zengini bir insan değilim. Bu cümlelerle boğuşmak, arkasındaki gizemi aramak, buradan yeni anlamlar çıkarmak, kısacası bu bulmacayı çözmeye çabalamak için ne zamanım ne de bu yönde bir hevesim var. Belki böyle bir okuma için fazla kapalıyım ya da çok sığ bakıyorum... Bunların hiçbirine itirazım yok... Lakin bu tip bir kitapla, Kiril alfabesiyle yazılmış bir kitap arasında benim açımdan çok bariz bir fark yok. Çünkü birini okurken dilini bilmediğim için anlamıyorum, diğerinin ise dilini biliyorum ama o dilin anlatmak istediği anlam hakkında hiçbir fikrim yok. Eğer yazar bu kitabı anlaşılmamak için yazmış ise o zaman tebrik ediyorum onu, çünkü kendisini anlamayan iyi bir okur daha kazandı... Ancak tam tersi, yazar kitabı vasıtasıyla bir fikri, bir duyguyu, bir hatırayı ya da toplumsal bir meseleyi okura aktarmak derdindeyse o zaman da, elimde decoder olmadığı için bu fikir ve duygulardan mahrum kaldım maalesef. Bu yüzden, özür diliyorum kendisinden.

Postmodernizm benim için tek katlı, bahçeli, verandalı, çitlerle çevrili sıcacık bir evi yıkıp yerine 5 katlı apartman dikmek gibi birşey... Tıpkı kırsalın kentleşmesi gibi, sekreterliğin yönetici asistanı, kapıcılığın da apartman görevlisi olması gibi birşey... Ya da küçükken annemizin pazardan alıp hazırladığı kahvaltının, büyüdüğümüzde açık büfe organik kahvaltı+sınırsız çay=kişi başı 30 TL olması gibi birşey... Yani gerçek ve hesap verilebilir olandan kaçmak, ona imgelerden bir kılıf uydurup sözümona gerçeği özgür bırakmak... Evet, yazar için de okur için de daha özgür bir ortam sağladığı kesin; ama doğallığını yitirmiş bir özgürlük. İlk kural, kuralsızlık... Kural yoksa, kaide yoksa hesap verme, eleştirilme gibi bir derdi de olmuyor insanın... Çünkü eleştirmek için ortada somut gerçeklerin, açık bir dilin, bir üslubun, bir anlatımın olması gerekiyor. Oysa siz postmodern bir eseri nasıl eleştireceksiniz? Zaman yok, mekan yok, metaforlar ve imgeler kol geziyor, istediğin kelimeye veya cümleye istediğin anlamı yükle; tutarsa 'vay ne kadar derin bakmışsın', tutmazsa 'kardeşim sen hiç okuduğundan birşey anlamamışsın...' Yani postmodernizm, sonunda yazarın hiç kaybetmediği hileli bir rulet oyunundan farksız benim için... (Linç için gelenler, montunuzu buraya bırakıp sağdan yorum bölümüne geçebilirsiniz, teşekkürler)

Nihayetinde 'Gece' herkes için pek çok anlama gelebilecek bir metafordu. Gece'nin benim için anlamı ise yarım kalan bir hikaye oldu...

Herkese keyifli okumalar dilerim. Sağlıcakla kalın...
Bu inceleme hayatımda varlığıyla beni onurlandıran değerli Hocam, Dostum ve Ağabeyim Metin T. ‘a ithaf edilmiştir.

Kitabın karanlığından mı ismi “Gece” acaba ya da karakterlerin karanlığından mı? Sahi karakter var mı bu kitapta? Zor kitap. Zorluğu okunmasında değil de anlamasında ve zihninde bir yerlere koyabilmesinde. Anlatmaya çalışayım.

Okumaya başladıktan bir süre sonra okuyucu içene düştüğü belirsizlikten rahatsız olup anlamlar çıkarmaya ve tanımlar çıkarmaya çalışsa da anlatıda mekan ve zaman belirsiz. Hatta karakterler ve bizzat anlatının kendisi belirsiz. Okuyucu neresinden tutsa elinde kalıyor, bir garip anlatı. Yazar okuyucuyu da yazımı da savurup duruyor sürekli, bir şekilde dalga da geçiyor hem yazıyla hem okucuyla hem de kendi yazımıyla, ben böyle anladım. Eğer okuyucu yazımı kendi mantığında ve usunda biryerle yerleştirmeye çalışırsa harap oluyor, dedik ya neresinden tutsanız elinizde kalıyor diye. Okunacaksa bu kitap, okuyucu kendisini yazarın yazımına bırakmalı ki keyfine varabilsin bu edebi anlatının.

Çok katmanlı roman diyorlar, katmanlı olması doğru da roman olduğundan pek emin değilim, okuduktan sonra siz karar verin. Postmodern nedir diye sorarlar bazen ya işte bu anlatı postmoder. Gerçek yok, doğru ve yanlış, hayal-rüya birbirinin içinde, yazarın bilinç akışında kaybolup yol bulmaya çalıyor okuyucu. Bir de kurmaca ekleyin. Zor, değil mi? Evet zor ama bir o kadar da keyifli. Geçen gece bayağı sorhoş olduğum bir anda bir dostuma yazmıştım; “işte bu düşünce halime edebiyatta postmodernizm deniyor, gerçek hayatta ise hass... “ diye. Neyse, öyle işte.

Kitap dört ana bölüm ve yüz on alt bölümden oluşuyor. Alt bölümlere ayrılmasa okunabilirliğini kaybederdi zaten anlatı, yazar işi biliyor. Bu alt bölümlerinin kimisi dipnot şeklinde ipuçları veriyor okuyucuya. Yani ilerleyen bölümlerde yapacaklarını sezdiriyor önceden diyebiliriz. Örneğin 27. Sayfada “ 1.Dipnot .... Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı” Haydi bakalım. Bir anlatım, bir yazım bu benzetmeyle nasıl açıklanır? Diğer bir örnekle ip uçlarına devam edelim. “ 2. Dipnot .... Dağınıklığı taparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, kararlaştırmak gereği var.” Diyor. Yazının muğlaklığı yetmedi yazarın da muğlaklığı sözkonusu şimdi. Bitmedi daha yeni başlıyor kitap, daha başımıza gelecek var. İşte buyrun bakalım “3.Dipnot ... Kişileri de hem var kılmalıyım, hem de belirsizlik içinde bırakmalıyım. Öyle düşünüyorum ya, gerçekten ne demek bu? Öznenin ara ara belirsizleşmesi.” Haaaahhh işte tam oldu. Haydi kolay gelsin okuyucuya şimdi. Bu kadar ipucu yeterli sanırım, bundan sonrasını güzel okuyucunun güzel düş gücüne bırakalım.

İnsan kendi bilinç akışında kayboluyorken başka birinin bilincini takip etmesi ve anlamlandırması çok zor zaten. Ama anlatının ya da yazarın deyimiyle “yapıntının” okuyucunun zihniyle kendini karşı karşıya getirebilme gibi bir yeteneği de olabilir kim bilir. Kendi zihninin karanlıklarında kalmış, unutulmuş korkular ve ihtiraslar gün yüzüne çıkabilir “gece” de.

Keyifli inceleme oldu, okuması da keyifliydi benim için. Okuyacaklara kolay gelsin. Çok koşulacak konu var bu kştap için, söylenecek çok söz var ya bunları kitap toplantısına bırakalım.
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.201 Oy)8.509 beğeni27.286 okunma769 alıntı133.090 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.652 Oy)18.210 beğeni41.275 okunma2.674 alıntı173.716 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.330 Oy)12.901 beğeni33.018 okunma3.103 alıntı138.823 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.857 Oy)8.803 beğeni24.134 okunma1.627 alıntı112.047 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.196 Oy)3.710 beğeni12.282 okunma1.111 alıntı50.369 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.760 Oy)6.069 beğeni15.976 okunma2.543 alıntı82.476 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.115 Oy)7.684 beğeni21.604 okunma773 alıntı84.386 gösterim
  • Yeraltından Notlar
    8.7/10 (3.198 Oy)3.260 beğeni9.939 okunma4.759 alıntı90.250 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.250 Oy)7.593 beğeni20.529 okunma3.684 alıntı122.775 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.443 Oy)5.552 beğeni18.849 okunma774 alıntı96.335 gösterim
Geceye bir kitap bırak değil gece bana bir kitap bıraktı.

Bulanık?

Oldum olası geceye yüklenen anlamları sürekli takip ettim, bu takip beni gündüzlerdeki kalabalıktan ayırdı. Karasu'nun yapmaya çalıştığı üstü örtülü anlamlar dizisi bir bakıma kendi üstümü örttüğüm edebi battaniyelerin bir bir açılmasını sağladı. Üşüdüm, çünkü ısınmamı sağlayan onlardı fakat bu üşüme bana çok şeyin hatırlatmasını sağladı. Kitap hakkında bir şeyler yazmadan önce yazılmış incelemeleri okudum çünkü Gece kitabının hissettirdikleri diğer kitaplara yaklaştığım gibi yaklaşmamam gerektiğini söylüyordu.

İşe Tolga'ın emek ürünü #26892038 incelemesini okumakla başladım. Post-modernizm kendim için de tanıdık bir kavramdı aslında. Mimarlıkta her ne kadar tarihi üslup ve standart kalıplar bu zamana kadar bir şekilde ayakta tutunabilmişse, modernizmin getirdiği tekdüzeliğe ve belirli ölçülere bağlı kalabilme duygusu da o kadar diri kaldı. Taluy'un da dediği gibi modernizmi anlamanın ve yorumlamanın şart olduğu bir dal olan post-modernizm, modernizmin getirdiği kalıpları eline aldığı görünmez bir saldırı tekniğiyle bir bir delerek geçti. Fakat varlığını bir bakıma modernizme borçluydu. Yorumlarında gördüğüm kadarıyla kitap için demiş olduğu kilitli roman tanımı tam oturmuştu. Zira kitap kilitli olduğu kadar içimizde kilitli kalmış bir uçarılığı, standart dışına çıkımını, algı sınırlarını zorlayan edebi bir bellek olmuştu.

Necip G.'nın yazmış olduğu ve bence çok özgün olan, içten incelemesinde #26781789 tek katlı, bahçeli, verandalı, çitlerle çevrili sıcacık bir evin yıkılıp yerine 5 katlı apartmanın dikilişini seyrettim. Fakat post-modernizm kenarda bütün bu olanları izliyordu aslında benim için. Onun ve Karasu'nun ne imar yapmaya ne de bu aydınlık diye düşünülen dünyaya yeni bir kalabalık getirmeye niyeti var gibiydi. 5 katlı apartman örneğini kabul etsek bile pencereleri baca, lambaları kapı, zeminini ise tavan kabul etmemiz gereken ön ve kabul edilemeyecek kadar karanlık koşulların saydamlığına göre imar edilmesi gerekirdi. İşte bu yüzden o tek katlı, bahçeli, verandalı eve sanırım ben bir Casa Batllo dikerdim. Çünkü Art Nouveau akımı da post-modernizmin modernizme dayalı geliş sebebi gibi makineleşmeye ve standardize olmuş her şeye karşı bir tepki olarak geliyordu.


Anıl'ın yazmış olduğu bana çok şey katan incelemesinde #26528295 zor matematik sorularını, karanlığın ellerini, insanlık vurgusunu ve dile getirilemeyen korkuları gördüm. Matematiği bir çözüme kavuşturmak gibi değildi aslında post-modernizm. Karasu da kitabında ucu açık bıraktığı sayısızca sonuç arasından matematiğin kısıtlarını aşarak kendi edebiyatının matematiğini oluşturmak istemiş gibiydi. 2 sayfa çözüm yapıp tekrar 2 sayfa çözüm yapmak gibiydi ve ondan sonra o çözümleri çöpe atıp onları çöpten alıp affedip onları ağaç olan hallerine geri döndürmek gibiydi. Cebren mi? Karasucul.

Muzaffer Akar'ın yazmış olduğu ustaca #26451390 incelemesinde "Eğer okuyucu yazımı kendi mantığında ve usunda biryerle yerleştirmeye çalışırsa
harap oluyor, dedik ya neresinden tutsanız elinizde kalıyor diye.
Okunacaksa bu kitap, okuyucu kendisini yazarın yazımına bırakmalı ki keyfine varabilsin bu edebi anlatının. " diye sarf ettiği cümleler her şeyi açıklıyordu. Belki de açıklamıyordu? İşte bu dilemma arasında kalındığı sürece post-modernizmini tanıtmaya fırsat buluyordu Karasu da. Sırf okurun beyninin kıvrımları arasında gezen hücreleri olağan akışına bırakmamak için onları dürtüyordu, olağanlıklarından sıyrılmalarını söylüyordu, gecenin işçilerinin oralara, buralara, her yere veya her yer olmayı başarmaya çalışan ve nihilist takılmaya zorlanan mekansızlıklara sirayet etmesini nasıl da arzuyla bekliyordu öyle!

Sitenin sağlam felsefik eser okurlarından Eyüp Tatar'ın yazmış olduğu kısa ama gayet yerinde olan #20266410 incelemesinde Karasu ve Gece kitabı kalem işçiliğinden çıkmış bir işçilik/felseformans ürünüydü. Çok çetin metinler silsilesinden çıkan okur balta girmemiş ormanlardan çıkan çetin savaşçı gibi çıkıyordu onun kitabından çünkü. İşte bu verdiği savaş zaten okurun kendini ve okumalarını sorgulamasına, onları diri tutmasına yol açan en önemli başatlardan biriydi. Sıradışılık ve eksperimentallik ise Eyüp'ün de dediği gibi eserdeki Karasu'nun bizdeki aynasıydı. Nereye bakmaya çevirirsek yüzümüzü o bizden kaçardı. Sonsuz döngüye girdiğimiz bakışımlarda her zaman kovalamayı seçtiğimiz olaylar silsilesinde bulurduk kendimizi.

Gece uzaklaşıyordu ve ben gittikçe daha çok ipucusuzlaşıyordum. Önceden gördüklerime benzemiyordu. Sonuna yaklaştığımı ne kadar hissedersem hissedeyim sanki görünmeyen bir Karasu eli beni alıyor kitabın en başındaki karton kapağın içerisine yerleştiriveriyordu. Olmaz öyle diyordu. İpucularının hepsi senin eseri nasıl alımladığına bağlı diyordu. Oyun sonu canavarı değil de oyun başı canavarının etleşmiş hali gibiydi bu adam.

Estetik miydi? Kesinlikle. Fonksiyonel miydi? Tartışılır. İşlevsel olmasına gerek var mıydı? Gece, her daim ardından gündüzün geleceğini bilerek kendini noktalıyorsa Karasu da bu kitabındaki her konudan sonra bambaşka aydınlıkta/karanlıkta bir konunun geleceğini bilerek kendini noktalamamış olabilir. Nokta koyan bir adam değil bu doğrusu. Nokta modernizm ise bulanıklık tam bir post-modernizmdir.

Karasu Gece'de şehirden ve onun getirdiği kıstasların bulanıklığının yoğunluğunu ne kadar hissederse kitap da o kadar silikleşiyordu. Hayatlarımız da bizi her daim bir yerlere çekip sürmeye çalışan duyguların esareti altında geçerdi. Sonuca ulaşmaya çalıştığımız her türlü olayın sürecinde başlangıcımızı unutur bir halde olayların en ortasında aval aval bakar dururduk kendimize. Böyle alıştırdık kendimizi standartların dışına itmeye, kendimizi sürreal bulmaya, kendimizin sınırlarını netleştirmemeye ve şehrin getirdiği kalıplardan uzaklaşmaya.

Sanmıyorum ki sonuçsuzlukların ve keskinliklerin oluşmasını sağlayan bulanıklıklar olmasın... Belki de bulanıklıkların birleşmeye devam ederek sonuçsuzlaşmaya başladığı o anlarda bir şeyler anladığımızı sandık biz de Gece gibi. Ama bu kitaba salt anlaşılmamak üzere yazılmış gibi bakmamalıydık. Anlam arayışı tehlikeliydi. Anlam varsa bile onlarca şeyin altında gizliydi. Raskolnikov'un çaldığı para gibi taşın altındaydı, sevgilimizin çaldığı kalp gibi tanımlanması ekspresyonist bir süreçler zinciriydi. Tanımlanması cesaret isteyen iş doğrusu.

Gece kitabı algılarımla oynadı, onların frekansını değiştirdi. En çok satan kitaplardan değil en çok alan kitaplardan oldu benim için. Beni benden aldı, tekrar aldığı yere koymaya çalıştı. Olmadı fakat denemeyi bırakmadı, tabii ben de bırakmadım denemeyi. Çaba göstermekten bıkmayan bir Gece vardı karşımda. İlk duyduğumda kadın sandığım Bilge Karasu ise bana bakıyor ve dalga geçiyordu yazdığı şeylerin kapalı anlamlarıyla. Açıklık onun mizacı değildi.

1000kitap 3. İstanbul Kitap Buluşması için seçilen kitap aslında seçilmemişti. Eminim ki Gece kitabı bunu duysaydı kendisini seçilmiş olarak görmezdi, çünkü o bizi seçmişti.
“Bazen çok açık olduğunu sandığınız bir şey yazmışsınızdır. Okur sizin hiç aklınıza gelmeyen bir biçimde yorumlayabilir. Okur bu yorumu metnin bütününü göz önünde tutarak, birçok yerinden alacağı verilerle destekleyebiliyorsa, bambaşka bir okuyuş çıkar ortaya. Yazarın hiç düşünmemiş olabileceği, yazarın hiç amaçlamamış olabileceği birtakım şeyler de ortaya konabilir. En önemli nokta, bu okumanın, metince her an desteklenmesidir.” Böyle demiş Bilge Karasu.

Biz ( Yadigar Soydan , Metin T. ) de böyle yapmaya çalıştık. Amacımız kendi okumamızı yaparken yazarın gerçekliğini ortaya çıkartmaktı ve en önemlisi “bu okumanın, metince her an desteklenmesi”ydi.

Metnin serbest çağrışımlı, anlatıcıların güvenilmez olması, bolca kullanılmış imgeler yoluyla, ki bir deformasyona sebep oluyordu bu, ekspresyonist bir tarzda (Necip G. tespiti #26781789) yazarın kendi iç dünyasını dışa vurması, eseri oldukça zor bir hale getiriyordu. Bu eser otobiyografik bir dışavurum metnidir. Evet, biz böyle bir okuma yaptık. Yazar kendi iç dünyasını yoğun bir deformasyondan geçirip aktarıyordu. Amacı bir şey olduğunu göstermek değil, o şeyin bir varlık olduğunu göstermekti.

Alegorik anlatımıyla bu roman, bir roman a clef-anahtar romandır. Bir yazar “roman a clef” türünü girdiyse saklayacak şeyleri vardır. Yazar hem anlatmak ister hem de anlattıklarını örtmek.

Bir kişilik mücadelesi tüm metin boyunca kendini gösteriyor. Karakterleri bir türlü aklında canlandıramıyor okur. Karakterler sanki aynı karakterin ayna simetrisi gibiler. Her şeyi aynı ama yönleri farklı. Yani ben olma mücadelesinde iki parça olan bir ben.

Her insan doğduğundan itibaren kendini, kendisiyle mücadele içinde bulur. “İnsan olmak” dediğimiz kavram, işte bu kendisiyle yaptığı mücadele sonucu, üst yapı kurumlarıyla minimize ettiği çelişmeler yardımıyla kurduğu uyumdur. Çünkü her insan sosyal bir çevrede var olur. Toplumdur bu sosyal çevre. Toplumun da kuralları vardır. Kural koyucu devlet, din ve toplumsal geleneklerdir. İşte bu kuralların içinde ben, bir denge kurar kendisine. Dengeyi kendi aleyhine de lehine de bozması anormal karşılanır. Kural koyucular, benin dışındaki herkes, kişinin doğumundan itibaren, bu kuralları iyi-kötü, suç-ceza, günah-sevap, doğru-yanlış gibi dikotomiler üstünden tanıtırlar bireylere.

Zaman içinde bu toplumsal kurallar da değişir. Çünkü özneldir tüm bu kurallar. Toplumdaki değişimler aynı zamanda kurallarda da değişim demektir. Toplumdan topluma değişen bir yığın öğe taşırlar ayrıca. Son zamanlarda, globalleşme dediğimiz hal, ortak bir tanım oluşturma mücadelesi vermektedir. Orta çağda “cadı olmak” ne kadar ciddiye alınan bir kötü olma hali gelirken, bugün “cadı olmak” o kadar komik gelir insanlara. Bunun yanında “eşcinsel olmak” bazı toplumlarda normalin içine çekilmişken bazı toplumlarda hala “sapkın olmak” anlamına gelir. Çalmak ise hemen hemen tüm toplumlar da yanlıştır.

Gecede tariflenen gecenin işçileri, insanın varlığıyla beraber getirdiği, kendi lehine, diğerleri, en önemlisi toplum aleyhine davranışları denetleyen hem kendi dışındaki hem kendi içindeki denetleyici otoriteyi temsil eder. Unutmamak gerekir ki, gecenin işçileri de aynı mücadelenin içindedirler.

Kitabı baştan sona okuduğumuzda yazarın imgeleri okuru bir karmaşanın içine hapseder. Zeitgeist ise bir yanlış anlamayı adeta zorunlu kılar. Darbe ve darbenin getirdiği baskı söylemi, işte Zeitgeist’in okuru itelediği yerdir. Bundan kurtulmak için sondan başa okuma yapmak faydalı olabilirdi, onu denedik. Zaten metinin lineer olmayışı, katmanlı olması bu tür bir okumaya olanak veriyor.

Bir baba metaforu var. Üstyapı kurumlarının denetleyiciliğini üstlenmiş. Kahraman N. (normal) olsun, toplumla çelişmesin istiyor. Oysa kahraman kendisini aynanın kırılmasına dek, üç parça görüyor. Kendisi-Toplumun tanımladığı kendisi- birbirine geçen değişkenlik. Kişilik parçalanması. Parçalar birbirinin yerine geçiyor bazen. Kah Sevim kah N kah Sevinç oluyor. N ise, en büyük denetçi. Kahramanın benliği mücadelenin parçalaması sonucu oluşan diğer benlerle mücadele ediyor. Amaç tek benlik ama bu ben toplumun dayattığı, toplumun normali değil, kendi normali. Çünkü kahramanın kendiyle ilgili bir tanımı var. O da varoluş hali. Tüm üstyapı kurumlarıyla çelişse bile kendine doğru gelen bu benin mücadelesini ediyor. Oldukça zorlu bir mücadele. Mücadelesi hem kendiyle hem toplumla.

“Dünyaya kendi gönüllerindeki, kafalarındaki düzeni bir damga basar gibi kazımağı, nasıl istemezler? Nasıl anlamazlar ki bunun tek çıkar yolu, gerekirse öldürmek, öldürmek herhangi bir nedenle elverişli görünmüyorsa acı vererek, ezerek, isteneni koparmaktır. Aldatmaktır, yalan söylemektir... Nasıl anlamazlar bunu?...”

“Babam sabırsızlanıyordu. Günlerdir, neredeyse dolaba girip bir şeyler okuyordum; bunca şeyi açıkta okurken, nedense çekindiğim için, bir kitabı dolapta gizlediğim o kadar belliydi ki! Görmek istiyordu. Bin dereden su getiriyor, beceremediğim bir şey yapmağa çalışıyordum: Yalan söylemeğe çabalıyordum. Babam tokmağı tuttu, kapıyı sertçe açtı. Dirseğim boy aynasının orta yerine girdi. O noktadan başlayarak üç büyük çatlak hızla çerçeveye vardı dayandı. Babam dirseğimi merak bile etmedi, uzaklaştı. Dirseğime bir şey olmamıştı. Sonunda, kitaba da bakmamıştı. Kitap dolapta kaldı. İki yıl boyunca haftalığım verilmedi.
Ayna ancak ikinci yılın sonunda yenilendi. On beş yaşındaydım artık. Yeni aynayı yadırgadım; beni tek kişi gösteriyordu. Oysa iki yıl boyunca o aynada üç kişiydim. Çarpık da olsa...”

“İşin tuhafı (üstelik, işin doğrusu) ben sizden çok hoşlandım. Size her zaman saygı duydum. Kitaplarınızı okurken kimseye açamadığım şeyleri açıkça söyleyişiniz karşısında, benim de adıma konuştuğunuzu gördüğüm için, beni bilmediğiniz halde benim de yaşama hakkımı savunduğunuz için, saygı duydum size.”

“Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüzbinlerce parça.”

“N. için bir hiçolum tasarladığımı yazmıştım. N. Kendiliğinden dağıldı gitti.”

“(kendi yaşayışımı değil, başkalarının istediğini yaşadığım kısa birtakım dönemler) Bir ben olma mücadelesi”

Metindeki eşcinsellik unsurlarını, şimdi, yazarın da dediği gibi, metinde bize verdiği destekleri aktaralım.

“Ekmeğiyle peynirini benimle paylaşan delikanlı döşeğinin de bir yansını verdi. İkimizin de pijamasız olmamız bir şeyler anımsattı sanki, ama üzerinde durmadım. Işık söndürüldü. Biribirimize değmekten çekinmeksizin yatıyorduk. Kulağıma "beni gerçekten tanımadınız mı?" diye fısıldadı. Bileğini sıktım ama bir şey söylemekten çekindim. O sırada, pek uzak sayılmayacak bir yerde korkunç bir fren sesi işitildi. Koşanlar oldu sokakta. Biri, beklenmeyen bir iç acının —örneğin, kırılan bir kemiğin acısının—denetlenemez çığlığıyla bağırdı, sustu. Döşeklerde bir kımıltı oldu. Sessizlik yeniden kapandı üzerimize. Ellerimizin biribirini tanıdığı kesindi. İsteğin sonu yoktur kimi kişi için. Ağır hasta olmadıkça.”

“Otel odasında, (en azından Sevinç diye birinin yatmayacağım kesinlikle biliyorum bu yatakta... diye düşünerek baktığım, şakacıktan, kimi yatıracaklar acaba burada, diye merak ettiğim) ikinci bir yatak vardı. Yıkanıp banyodan çıktığımda, o yatakta Sevinç yatıyordu.” Aynı belirsiz mekanlarda bir delikanlıyla paylaşılan yatağa karşın, Sevinç’e ayrı bir yatak serilir. Üstelik çıplak betimlenen Sevinç’e dönüp bakılmaz.

“Eli omuzuma uzandı. Tül perdenin önünden çekilmedim. Dışarıdan vuran hafif aydınlıkta görmek istiyordum bir kez daha —belki son kez— çıplaklığını. Çıplak olduğunu, kokusundan, sıcaklığından biliyordum."

“Kimin okuyacağını düşünmeden. Ya da, düşünerek: Başlanmış olan "kitabı" sürdürmeği düşünerek. Son birkaç sayfayı yırtmaksızın, daha önceki sayfalara bağlanabilecek biçimde yazıyı sürdürmenin yolunu bularak. Örneğin, şöyle bir şey yazarak:"

"Dördümüzü birden bir yatakta düşünmeğe çalışacağım. Dördümüzü birden bir yatakta, biribirimizi hırpalamadan, parçalamağa kalkışmaksızın, içimizde birikmiş bütün hınçları, öfkeleri, güdük bencillikleri sevgiye dönüştürerek sevişir durumda, gözümün önüne getirmeğe çalışacağım. Gülünçlüğümüzün büsbütün ortaya çıkması için. Durmadan, kendimize de, yakınlarımıza da —en yakınlarımıza, başta kendi kendimize— yalan söylemek zorunda kaldığımıza, her şeyin düzmece bir durum, bir duygu oluverdiği bir dünya kurduğumuza göre bu yalanlan sonuna dek götürmek, patlayacak kerteye vardırmak gerek. Öyle ki yalan söyleyemez olalım artık. Ya da ölelim."

“Çocukluğundaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri etle birleştiremeyen insanlar mıdır hep, bu işçiler?”

“Beni susturmak istemiş gibi bir halin var. Daha doğrusu, kitabının dışına atmak istemiş gibi. Ne ki, kişilerin gerçek örnekleri ortaya çıkınca yazarların yapabileceği pek bir şey kalmıyor.”

“Düzeltmen, Yaratman, Yazar, kitabın en başında kaldı. Bu gidişle onu bir daha anmayacağa benziyorum. Oysa ilk günler onu kendi "avatara"larımdan biri diye düşünmüştüm.”

Nedir avatara? Avatar değil mi? Öyle evet. Yani “Sanal kimlik pazarından her oyuncunun kendini temsil etmesi için seçtiği grafik bir görüntü," diyor İstanbul Bilgi Üniversitesinden Yard. Doç. Dr. Aslı Tunç. Bir nevi maskeleme, gizleme durumu. Herkesin bir maskesi yok mudur?

“O arkadaşıma telefon da etmedim. Kim bilir, benim ardımdan öyle bağıranlar, onu o mahallede barınamaz duruma getirmiş de olabilirler. Oysa ikimiz de kimseye sataşmaz, kimsenin gocunabileceği işler yapmaz kişiler diye bilirdik kendimizi. Aynı varoluşun paylaşılması bile yeter dışlanmaya. Kimseye sataşmamak yetmez. Farklı olmanın hazmedilmezliği galebe çalar.”

“Setin üstünde oturup beklerken biraz ötedeki kalabalık bir masada oturanlardan biriyle göz göze geldik. İkimiz de, gözümüzü başka yere çevirmeği kendimize yedirememiş olacağız. Aradığım numara bir daha meşgul çıktı. Setin üstüne bir daha oturduğumda, yanı başımdaydı. Gülümsüyordu.

***
Telefon kapandı. Ağzımı açamamıştım bile. Yanımdakine anlattım. Güldü. "Bize gitmemiz on dakika bile sürmez," dedi. Yürümeğe başladık kapıya doğru. Demin oturduğu masanın yanından geçerken belli belirsiz el salladı arkadaşlarına. "Eve," dedi. Sesini değil, dudaklarının kıpırtısını algılamış olmalılardı. En güzel arabalardan birine bindik.”

Tüm bu betimlemeler bir erkeğe işaret ediyor gibi. Erkek olduğunu düşünerek bitirmek üzeresiniz metni hala. Ama,
“Yola çıkarken, motorun gürültüsü içinde: "Ben, Sevinç," dedi. "Siz?"

Kimliğimizi biz mi seçiyoruz ki, en doğru en ideal en "normal" kimlik bizim kimliğimiz demek kolay olsun? Kimliğiyle barışık olmak ne kadar doğruysa, nefret için bir öteki yaratmak da o kadar yanlış? Eğer aptalsak her şey mübah elbette.

Peki bu otobiyografik eserde yazarın gerçekliği nedir? Bizce, “Eşcinsel ben” olma mücadelesidir. Ta çocukluğundan itibaren yaşadığı var olma mücadelesini kullandığı bol imgeyle deforme edip dışa vurmuş, benzeri insanlara yol açmaya çalışmış yazar. Peki neden bu romanın temini, eşcinsel olma halini dile getirmek olarak aldık?

Birincisi, yazarın eşcinsel olduğunu biliyoruz. İkincisi, 1980 öncesi siyasal ortam, var olan siyasal baskıları hiç de bir alegori gerektirecek kadar ağır değil. 1971 muhtırası olmuştur fakat parlamento dahi feshedilmemiştir.

Romanın son kısımlarında aklımıza Edvard Munch'un Çığlık isimli, dışavurumcu resmin doruğu kabul edilen, belki de en yüksek fiyatla alıcı bulan resim çalışmasını hatırladık.

Siz de görün, siz de düşünün istedik.

https://upload.wikimedia.org/...ogle_Art_Project.jpg


İyi okumalar.
Bilge Karasu,
Sokaklarda, caddelerde ya da meydanlarda; cezalandırılmak için türlü işkenceler vasıtasıyla onarılmayacak ölçüde hırpalanmış bir bebek kımıltısızlığı içinde inleyen insanlar…
Yahut,
Binaların yüksek pencerelerinden sokağa fırlatılan kendisinden hoşlanılmayan insanlar...
Oradan gelip geçenlerin yalnızca tüylerini ürpertmekle kalıyorsa, bu kitap yazılmalı ve bitirilmelidir diyerekten kitabın yazılış amacını açığa vuruyor.

Bilge Karasu’nun ilk defa 1994 yılında yayınlanan bu kitabı, yayınlandığı yıldan günümüze ışık tutuyor. Gece’yle: Karanlığın, karanlığı kurgulayanların, faili meçhul ölümlerin, dayakların, dayatmaların sözüm ona insanlığın yaşaması kaçınılmaz olan ortak paydasıymışçasına bu korkunç gerçeği, biz okurların yüzüne bir kez daha vuruyor.

Bilge Karasu, çok aşina olmadığımız bir anlatımla karşımıza çıkıyor Gece’sinde. Anlatı, bir bütünlükten uzak, paradokslarla dolu bir labirent görünümünde. Lakin yine aynı anlatı; münferit olarak ele alındığında bir elmas gibi parıldıyor okur nezdinde ve ne bakmaya ne de okumaya doyuluyor.

Yazımıyla, günümüzü aydınlatıyor demiştik zannediyorum ki burayı ufaktan açmakta fayda var. Bilge Karasu, bilinçli bir vaziyetle karanlık ellerin, bizler için karanlık ve sahte bir yaşam kurguladığına parantez açıyor anlatısının münferit bir bölümünde. Çevremizdeki aynalara kızgınlığını dile getiriyor; “Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize” sözleriyle. Aynaların (varın siz ona gazete, televizyon, radyo falan deyin) sahte avuntularla; yalanın bir düzen haline getirilmesiyle bizleri, o beklenen büyük Gece’de elsiz, kolsuz, kafasız, dirayetsiz ve parçalanmış bir halde bırakmayı amaçladığını sadece ufacık bir Gündüzcü tarafından fark edildiğini hatırlatıyor. Bu Gündüzcülerin (varın siz ona terörist, komünist falan deyin) akıbetini mi merak ettiniz? Hiç acele etmeyin…

Karanlık ilkin kasabanın çukurlarına ağır ağır yayılıyor, sonra ovalara daha sonra da tepelere ve karanlığıyla her şeyi boğuyor. İlk cinayetler çukurlarda yani ücra sokaklarda gerçekleşiyor. Akabinde meydanlarda ölümlere rast geliniyor. En nihayetinde insanların yüzlerinde, ortak sesin, tepkinin, direnişin esamesi okunmadığı fark edildiğinde ise bu cinayetler alenen yapılmaya başlanıyor. Ne kadar da tanıdık değil mi? Günümüzde hiç yabancısı olmadığımız olaylar! Suçlu olmadığını bildiğimiz insanların götürülmelerine en ufak bir ses çıkarmadık ve çıkarmıyoruz. Neden ses çıkarmadık peki?

Nedeni açık?
Geceyi yani karanlığı, kurgulayanların militanları olarak nitelendirilen gece işçileri; İnsanların içinde uyuklayan korkuları uyandılar ve o korkuyu her karanlık gecede bizlerin zihninde uyanık tuttular. Sonrasında korku, bizim tek gerçeğimiz oldu. Bir kere ölmek yerine her karanlık gecede ölmeyi yeğler olduk. Ne derler bu korkuya? Durun buldum; Patolojik korku yani dile getirilemeyen korku, bir gün bizi öldürecek olan korku!
Yazarın okuduğum ilk eseri. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum ama bu kadarı fazla sürpriz oldu. İnanın bambaşka bir yazım tarzı. Henüz ne olduğuna karar veremedim. Keza ufak bir araştırma yaptım ki bir çok kişi de benim gibi kitabın türü konusunda anlaşmaya varamamış.

Kısaca biçimden bahsedeyim. Kitap 4 ana bölümden ya da yazarın belirttiği gibi 4 defterden oluşuyor. Bunlar da kendi içinde 110 alt kısımdan meydana geliyor. Dört ana başlıkta dört karakterin ağzından dinliyoruz yaşanılanları diyeceğim de kitabın sonunda bu da muamma oluyor. Ancak belli bir yere kadar dört kişinin varlığına inanmak istiyoruz çünkü beynimiz sürekli çalışır halde olayları mantıklı bir düzene sokmaya çalışıyor, yazar ile okur arasında bir köşe kapmaca misali kim kimi alt edecek diye aklın sınırlarını zorlayarak kurguyu kavrama oyununu sürdürüyoruz. Ancak üzülerek belirtmeliyim ki yazarın asla bir adım ilerisinde olamıyoruz. Belki bazen ( onun istediği zaman) yanyana olabiliriz ama gelecek sayfayı öngörmek imkansız.

Kitap çok katmanlı olarak adlandırılıyor. Roman? Öykü? Bilemiyorum. Ancak kısa bölümlerden oluşması isabet olmuş. Gecenin bireyde oluşturduğu baskı, korku, yalnızlık gibi derin hissiyatları okumak bir yerden sonra zor gelebilirdi. Bu şekilde kısa parçalara ayrılmış olması kolayca okunmayı sağlıyor. Kitabı okutturuyor ya da devamını getirmek adına işimizi kolaylaştırıyor diyebilirim. Farklı şekilde yazılmış olsaydı Faulkner/ Ses ve Öfke misali büyük bir 'ne oluyor ya?' içinde olmamız kaçınılmaz olurdu.

Kitapta sevmediğim şey dipnotlarda yazarın sürekli şimdi ne yapmalıyım, ne yapıyoruz, ben de ne olacağını bilmiyorum tarzı 'samimi' ifadeleri.. Olmasaydı çok daha derin düşünülmüş olacağını düşündüğüm eserin mükemmelliğine gölge düşürüyor. Ancak durmamış ve devam etmiş. Cesaretlendirici ve takdir ettiğim bir durum da ortaya çıkmış açıkçası. Beni çelişkiler içinde bırakıyor Bilge Karasu. Eminim bunu da kasıtlı yaptı. Muhtevaya geçmeden önce neden kendini bu kadar yazmak zorunda hissetmiş kendi ağzından dinleyelim:

'Yazmış olmak için yazmak; eli durmamak için yazmak; söyleyeceğini kararlaştırmamış olsan da yazmak... Yazmak gerek. Bu kitabın bitmesi gerek.
Birtakım insanlar, cezalandırılmak için yakalandığı gibi cezalandırılmak istenen bir dükkanın camlığından içeri hızla fırlatılıyorsa, kırılan camların yağmur gibi dökülen parçaları içinde kanlı, onarılamayacak ölçüde hırpalanmış bir taş bebek kımıltısızlığı içinde inleyen adamlar görmek gelip geçenlerin tüylerini ürpertmekle kalıyorsa, kendisinden hoşlanılmayan İnsanlar otuz otuzbeş metre yüksekteki pencerelerden sokağa fırlatılıyorsa,
bu kitabı bitirmeli.
Kimin okuyacağını düşünmeden. Ya da, düşünerek.' (Sf: 162-163)

İçeriğe girdik.
Kitap boyunca 'gece işçileri' diye adlandırılan kişilerin yaptığı korkunç faili meçhul cinayetleri, saldırıları, mimlemeleri göreceğiz. İmgeler çokça kullanılmış. 70 - 80 li yılların Türkiyesi'nde yaşanan gerilimin, demokrasinin yerine totaliter bir rejimin getirdiği tek tipleşme, baskılar ve bunun uygulama sahası olan kolluk kuvvetleri..

*GÜN-DÜZ-CÜ iseniz sakın hava karardıktan sonra sokağa çıkmayınız.

Farklı bir söylemde bulunursanız bir sabah cesediniz kaldırımda bulunabilir. Kumpas kurulur, ailenizle tehdit edilirsiniz; sopalarla, kamalarla, kamçılarla ağır yaralanır, susturulursunuz. Ne kadar tanıdık değil mi? İsterlerse sizi kahraman isterlerse bir anda vatan haini ilan edebilirler. Her zaman sizi takip edebilir, tesadüf sandığınız her şey büyük bir planın parçası olabilir. Onların istediği gibi olmalısınız. Farklılığa tahammül yok. Burada farklı bir ses yok olacaktır. Gece tehlikelidir. Gece sizi uzak bir yolculuğa götürür geri dönmemecesine..

'İstedikleri, herkesi bastırmaktı.' (Sf:195)


Basit bir kitap değil. Diline ilk sayfalardan hazır olmadığınızı hissederseniz başka bir zaman deneyin. Ancak mutlaka bir gün aynılıkları bırakın ve Bilge Karasu'ya, bu özgün sanatçıya bir göz kırpın.

Ben kitabı sevdim. Sadece geceleri okudum. Geceye yakışır bir son olsun diye bir de gece gece inceleme yaptım.

'Gecelerimin uykusu hiçbir zaman sarıcı olamıyor. Uyumak istiyorum, uykudan ürküyorum.' (Sf:219)

Geceleriniz huzurlu olsun. Gece dışarı çıkarken dikkatli olmayı unutmayın. Sevgiyle kalın :)
#spoiler#
Dip not : Önyargısız. ..

Bu 4 gecenin sonunda bir inceleme fırtınası bekliyorsunuz ama "yok öyle bir şey :) "
"Gece"den bana kalan bir "kızgınlık ve katil olma dürtüsü "

Öncelikle (taşa tutulmayı göze alarak ) söylüyorum ki ...post modern bir kitap yazmak "bana göre " en kolay yazım kolu edebiyatta. .kimseye hesap vermek ,birşeyleri birseylere bağlamak ,karakterler ,kurgularla ,sebepler,sonuçlarla ,tarihsel detaylar yada hata yapma kaygımız olmadan "çala kalem " her istediğinizi yazabilir, beyninizi ,yasanmışlıklarınızı sadece.kendi bildiğiniz ipuçlarıyla kağıda dökebilirsiniz ...zaten okuyucunun bu kitaba dahil olma gibi bir lüksü yoktur ..

Sayın Karasu 'yu benimseyemedim ve dünyasında pek keyif almadım ..
Zaman zaman beni yakaladığı yerlerde oldu yalan yok ,bir cok kelimenin altını çize çize okudum kitabı .yazarın en beğendiğim yanı artık okuyucunun sabrının son demlerinde olduğunun farkında olmasıydı ..sanırım onun da istediği buydu ya da kimbilir belki gerçektende "çok ta umurunda değildi "

Bir kac bölümde cümleleri alt alta dizeleyip şiir bile çıkarttım kitaptan ..o zaman belki daha mutlu okurum diye ..ama olmadım :) Masumdum. ..sayın Karasu nun kisisel hezeyanları beni gerdi okumasammı ? sorusunu bir kaç kez sordurttu alt benligime. .ama okundu bitti.

Bir başka okuyucuya belki bambaşka bir dünya yaratabilir ama benim sayın Karasu ile ilk ve son buluşmam oldu..sevenlere saygım sonsuz ama ben kitabı az ..."şahsını "hiç sevmedim " affola. ..

Son Dip Not:
BU BIR KILIÇ BALIĞININ ÖYKÜSÜ ...
YAZILMASA'DA OLURDU ...

(halâ kafamda Ahmet.Kaya şarkıları )
Kurmaca öykülerden ziyade imgelerin yazarıdır Bilge Karasu. Felsefi referansların yer bulduğu müthiş bir kalem işçisi. Birçok terimi kullanmaktaki ısrarı, onu asla okunmaz kılmamakta, aksine, cümlelere yedirdiği kendi buluşu olan nice kelimeyi bizlere de sevdirmekte. Türkçeye inanılmaz derecede hakim olan Karasu'nun bazı çalışmaları çeviri ödüllerine de layık görülmüş, Gece isimli bu romanı da her on yılda bir verilen Pegasus ödülünü almıştır. Bunca çetinliğine rağmen, ya da daha doğru bir ifadeyle; bunca çetinliği sayesinde. Nesri şiire yakınsar onun yazdıkları; şiir gibi gelir bu düz yazı. Öyle de hoş bir okuma zevki sunar kitap.

Gece, çok çetin bir metinler silsilesi. Yepyeni bir edebi buluş, yazınsal anlamda sıra dışı bir deneydir. Bir anlatı mıdır, roman mıdır, burası önemsiz.. Gece, roman tadında bir anlatı veya anlatı biçimine girmiş bir öyküdür. Fakat bu öykü bize olayları anlatmaz, olguları, durumları, hisleri ve düşünceleri 'kavratır', yahut bu niyettedir. İmgesel öykücülük adını alır onun yaratısı.

İmgesel öykücülüğün ne idüğüne dair, benim de çok sevdiğim tadımlık bir pasaj ekleyelim:

'Taş yürekli filan değildir bu insanlar; imgeleme güçleri, kendi dertlerinden, acılarından, gözle görüp elle dokunabildiklerinden ötesine erişmemektedir, o kadar. Aynı kişiler, ağlayan bir çocuğun resmi karşısında, sıradan bir filim, bir öykü, bir oyun karşısında içlenir, üzülür, ağlar. İmgeleme güçleri ancak, bir tür somutluk karşısında canlanır, kıpırdar.'

Bu sıra dışı yazın deneyini okumalı, okutmalı.
“Gece”
Okuması kolay ancak anlaması ve anlamlandırması tam tersine zor bir kitap.
Metin T. abinin sürekli değindiği “derin okuma” durumunun en lazım olduğu kitaplardan birisi. Belli bir edebiyat, felsefe birikimine sahip olmak gerekiyor sanırım bu kitabı anlamak ve anlamlandırmak için. Ancak bu demek değildir ki bu birikimlere yeterince sahip olmayan okurlar bu kitaptan bir şey çıkaramaz, bulamaz. Zaten yazarın da bir röportajında dediği gibi

“Her okurun bir metinde bulunabilecek her şeyi görmesi söz konusu değil; kimi buna takılır, kimi ona takılır, kimi onu görür, kimi bunu görür. Ama dediğimiz gibi değişik okurların okumaları günün birinde bir araya gelince ya da gelirse, bir yazarın yapıtları üzerine biraz daha geniş, daha ayrıntılı sözler edilmiş olur.” her okur farklı anlamlar farklı duygular bulacaktır bu kitapta. Ayrıca bizim okur toplantılarının da amacı budur.

Başlarda anlamlandırmak güçtü benim için gece, gündüz, çatışmak, durmak, aydınlık karanlık… Birçok terim vardı.
Bir bölümde gece ile gündüz çatışıyordu.
“Bir uçtan ‘Gündüz’ diye bir ses çıktı bütün ağızlardan. Karşı uçtan, hep bir ağızdan ‘Gece’ diye karşılık verildi. Bu sözler kafamı bir daha karıştırdı. Sonra silahlar teker teker kalkmağa başladı."
Buradan sonra biraz daha oturdu bazı şeyler. Karşıt durumlar ön planda. Ben buradaki çatışma iyi ile kötü, toplum ile toplumun dışına itilmiş kişiler olarak algıladım. Ayrıca bu bölümlerde yazarın darbe dönemlerinden etkilendiğini hayatını az çok bilenler o dönemlerin izlerini görecektir.

Gecenin işçileri tabiri çoğu yerde geçiyor. Kim bu gecenin işçileri diye sorduğumuzda karşımıza cevap olarak
““Gecenin işçileri içinde, zincir, sopa, kamçı, ip taşımayan bir küme vardır. Bunların tek savutu, koltuklarının altındaki, şiş kadar uzun, şiş kadar ince kamaları; bu kamaları da sanki taşımazlar, etlerinin bir parçası haline getirirler. Kollarını kavuşturmuş, elleriyle koltuk altlarını hafif hafif okşamalarına bakan, ister istemez öyle düşünür. Pek seyrek kullanırlar bu kamayı. Asıl işleri başkadır; bu işlerini görürlerken de tedirgin edilecek olurlarsa, kendilerini tedirgin edenleri ortadan kaldırmak için başka yollar, doğal yollar kullanmayı yeğlerler."
bu alıntı çıkıyor.
Bu alıntıdan anlaşılacağı gibi baskı dönemlerine atıfta bulunuyor yazar. Farklı görüşlerin, düşüncelerin, kişilerin işkencelerle, zorlamalarla, baskılarla susturulmasına atıfta bulunuyor.

Zaman zaman Kafka’nın Dönüşüm’üne (#26958459 ) zaman zaman Camus’nün Yabancı’sında ki Meursault karakterine (#26977710) atıfta bulunuyor yazar.
Bazen bireysel, bazen toplumsal olarak verir mesajlarını. Bireyin yanlızlaşması toplumdan kendini soyutlaması ön plandadır.
Çok farklı bir okuma deneyimi sunacak bir kitap Gece. Ancak kendi adıma anlamlandırmak güç bir kitap. Çok eksik var bu incelemede farkındayım. Edebi olarak, felsefik olarak yapılmış birbirinden güzel incelemeler var. Ben de olaya biraz farklı bir yönden bakmak istedim ve bu şekilde bir şeyler çıktı.

Hepinize keyifli okumalar diliyorum.
Gece korkutur,
Gece ürkütür,
Gece merak uyandırır,
Gece kötülüklerin yansımasıdır.
Gece aynı zamanda bir bitiş,bir sonlanıştır.

Geceye bir inceleme yazmak benim harcım değil.ama bir kaç cümle kurmadan da kendimi eksik hissedeceğim.Edebi,felsefi,psikolojik,sosyolojik açıdan güçlü bir birikime sahip olmak gerekiyor.Benim elimde ise bir tek’ben ‘ varım.
Bilge Karasu,imgelemlere kaleminde can veren oyun bozan bir yazar Belirliliğin içinde belirsizlik yaratmak gayesinde.Mesela kurgusal karakterlerin cinsel kimlikleri bile değişkenlik gösteriyor.Erkek diye düşündüğüm kadın olarak karşıma çıkıyor ileriki sayfalarda.
Veya Okuru var ediyor;aynı zamanda da okura acaba ben var mıyım gerçekten? diye düşündürüyor.
Yine de Bir şeylerin gizli kalmaması için uğraşmış.İçindeki bütün duyguları cümlelerine nakşetmiş.Olayın içinde olay,kurgunun içinde kurgu,anlamsızlığın içinde anlamlılık,yalnızlığın içinde kalabalık.Karşıtlık,kuramsal karışıklık,önemli olayların bağlamlarla anlatılması.Okuduğumu anlatırken,cümlelerimdeyüklemlerim bile olmayacak belki de.Çünkü nokta olmadan sadece virgüllerle,noktalı virgüllerle,üç noktalar kullanılarak yazılmış bir kitap okudum.
Karman çorman bir kurgu.Anlatan,yaratan,düzelten,okuyan hepsi birbirine içine geçmiş.Cümleler devamlılığın içinde kesiliyor.Tam alıştım diyorum;bir bakmışım ki başladığım noktadayım.Bütün anlamlandırmaların sıfırlanmış,yanılgıların içinde kaybolmuşum.
BK,bu kitabı yazarken hangi duyguların esiriydi acaba? diye düşünüyorum şimdi.Artık yeter mi!”demişti.Gizli kalan bir şey kalmasını istememiş sanki.
Şiddetin ,kötülüğün soğukluğunu hissedin;ama bunu size öyle bir anlatmalıyım ki hem korkun hem merak edin;düşünün,sorgulayın aklınızın ve
duygularınızın en uç noktalarını yaşayın diye de gecenin kapılarını sonuna kadar açıyor.
Gecede gizlilik esastır.Tek bir kişi bilmeli aynı zamanda bir çok kişide bilmeli.Şimdi düşünelim birine bir şey söyleriz “Kimse bilmesin.”deriz.Karşımızdaki insan kendini önemli değerli güçlü hisseder bu durumda.İpler gizliliğin içinde asılı kalır.gerektiğinde kullanılmak üzere.İşte Karasu gecenin işçileriyle bu durumu yaratmış.Kitle imha uzmanları gibi olan bu işçilere insanların içindeki neşeyi sevinci umudu yok etmeleri ve haleflerini oluşturmak için emir verilmiş sanki. Şüphe en tehlikeli silah olarak ellerinde vücut bulmuş.Sadece Gece’nin ruhunun içselliğini çözebilenler var olabilir ve savaşabilir algısını yarattı yazar ben de.
Kitabı okurken beynimle oyun oynandı.Önce tamir edilebilir,engellenebilir olgusu yaratıldı sonra da yaratılan bu olgu yalanlandı.Aslında tüm bu düşünceler yazarın kendi dünyasını bize yönlendirmesinden başka bir şeydeğil.Yaratman,düzeltmen,söyletici hepsi Karasu.Ve bu durumda bir kaosun içine atıyor insanı.Hangi zamandaydım onu bile tam anlamıyla algılayamadım.Metinler ve olaylar arasında geçişler oldukça sancılı oldu benim için.
Yazar ve kitapla ilgili ise olumlu düşüncelerim var.Her okuyana farklı hisler uyandıran bir roman yazabilmek Karasu’nun en büyük başarısı olmuş bence.Kendine has kelimelerle var olan ,çoklu kişilik evrenleri arasında kendince kendini anlatan bir yazar olarak benim gönlüme taht kurdu.
Bu ayın ortak okuma kitabı idi Geceler,bir çok arkadaşın ilgisini çekmiş,(aslında başlarda benim de ilgimi çekmişti:)ben ise kitapla bütünlük kuramadım bir türlü,okuduğumdan hiç bir şey anlamadım,her bölümde yeni kitaba başlıyormuşum gibi hissettim.Bölümler (bir kaç bölüm hariç)birbirinden kopuk.Bazı karakterlerden bahsediyor,tam onlara konsantre oluyorum,sonra yazar diyor ki "ben öyle demiş bulundum ama aslında öyle biri yok":)
Geçen bir arkadaş profilimde sormuştu,kitap nasıl gidiyor diye şu cevabı vermiştim,"Hani bir resmin karşısına geçersin de "ressam bu eserde ne anlatmak istemiş acaba" dersin ya,aynen o duygulara sahibim,yazar birşeyler anlatmak istiyor ama ne" :)
Bir de bu kitabı kesinlikle istediğin zaman okumalısın bence,ben buluşmaya yetiştireceğim diye seri okumaya çalıştım,zaten anlam veremediğim kitap kafamda allak bullak oldu.Zaten yazar da ne yaptığının farkında,buyurun işte;
"Her neyse..Bu kitabı bitirip bitiremeyeceğini bilmem.Bu durumda kaldıkça,sen de bilemezsin.İstesen de bitiremezsin belki.Belki bitirirsin gene de ...Ne olacağına daha kimse karar verememiş durumda."
Yeni bir deneyim yaşamak isteyenler için biçilmiş kaftan:)
Kitaplara yorum yazmadaki acemiliğimi böylesi bir kitapla göstermek benim için bir hayli güç olacak, fakat Gece'yi anlamaya çalışırken beynimde kurduğum sinapslar boşa gitsin istemiyorum. Öyle ki kitabın kapağını daha sonra devam etmek üzere kapadığımda bile ipin ucunu tamamen kaçırma duygusu oluştu. Sonucunda elimde kalan ise bir yumak. Başı sonu belli olmayan... Taşlar yerine oturmadı, oturur gibi oldu ama. Oturmasına da gerek yoktu belki. O yumak da çok değerli benim için.
Bilge Karasu'nun zihin akışında ona eşlik etmek, onunla birlikte sürüklenmek ve bunu ilk kez deneyimlemek farklıydı. Gece'yi okumaya değerdi.

Yazarın sanki günümüzü görmüş gibi anlatması beni şaşırttı; insanların inanmak istediklerine inanması, "geçmiş" ve "gelecek" kavramına yeni tanımlar getirilmesi, korku ve baskının gecenin işçileri için en iyi buluş oluşu, dilin yaşayan tek gerçek olduğu fakat yazmakla da bu düzen yokluğuna alışılamayacağı, söylentilerin halk arasında yayılması, gözüme çarpan, üstüne sözler söylenmiş kısımlardı.
Genel havası anlatılmak isteneni verdi, belki daha fazlasını anlamalıydım, anladıklarımı da anlatamamış olabilirim; tüm bunları gelecek kitap toplantısına bırakarak incelememi bitiriyorum.
İyi okumalar. :)
Ama arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?
Arabanın penceresinden gördüğüm sokaklar, evler, hem bildiğim yerlerdi, hem de ilk kez görüyor gibiydim onları. Yıllardır gitmemiştim o yana. Şehir ne kadar büyümüş, değişmiş!
Bilge Karasu
Sayfa 38 - Metis Yayınları
Ne var ki, insanlar, ancak gizliden, gerçek yüzü bilinmeyenden korkar daha çok. İnsanlar, korkmalı üstelik.
Bilge Karasu
Sayfa 116
Arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?
Bilge Karasu
Sayfa 72 - undefined
SENİ ANLATMAK

Benden seni anlatmamı istiyorlar
Ne desem ki
Ne denir ki
Anlatmamı istiyorlar seni
Anlayabileceklermiş gibi senin eşsizliğini
Ben anlatamıyorum seni
Ne zaman söze başlasam gözlerim doluyor
Adını söyleyemiyor dilim
'O' diyorum düğümleniyor kelimeler boğazımda
Kelimeler nefes aldırmıyor bana
Nefesim oluyorsun bir anda
İçime çekiyorum ismini
İsminle birlikte seni
O an dünya üzerimi örtüyor
Siyah ötesi oluyor her şey ve her yer
Yine o an yok oluyor herkes
Sorular yok oluyor cevaplar da
Şimdi benden seni anlatmamı istiyorlar
Anlatamıyorum
Anlat diyorlar
''O'' diyorum
Kayboluyorlar!
Gazete okurken, birileriyle konuşurken, anlatılan, iletilen acılar, kötülükler, cinayetler karşısında, ölümler, kıyımlar, kırımlar karşısında içi oynaması gerektiğini duyduğu halde gönlünden herhangi bir kıpırtı, herhangi bir ürperti geçmeyenler vardır: Bundan ötürü kaygı duyarlar. Kimi ise, herhangi bir şey duyması gerektiğini de düşünmez, herhangi bir şey de duymaz; bundan ötürü kaygılanmaz; kaygılanmayı anlayamaz...
Bilge Karasu
Sayfa 155 - Metis Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gece
Baskı tarihi:
Şubat 2013
Sayfa sayısı:
231
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753421836
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Gece'de anlatılan tek tek, bölük pörçük durumların, konumların, gerçek yaşamla somut ilişkisi, sürekli seziliyor satır aralarında. Okurun yakın geçmişte tanığı olduğu birçok toplumsal, tarihsel, kültürel deneyden yankılar ve metinde sözgelişi. Alışılmış tarihsel mantığın işleyişi bile sorguya çekiliyor. Ama bütün bu gerçek durumlardan soyut bir çıkarım olan yaşantı, insan umutlarıyla korkularının bütünleyici imgeleriyle dile getiriiliyor.
-Akşit Göktürk-
(Arka Kapak)

Ödüller : 1991 Pegasus Edebiyat Ödülü

Kitabı okuyanlar 258 okur

  • Ay han
  • Mete Özgür
  • buse
  • İlknur Sıdar
  • sevgii
  • Şeymanur Külünkoğlu
  • İrem Özyurt
  • Fırat Koç
  • Ozan Baran DİLEK
  • Cihat

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0.8
14-17 Yaş
%2.5
18-24 Yaş
%29.5
25-34 Yaş
%34.4
35-44 Yaş
%16.4
45-54 Yaş
%11.5
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%4.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%58.5
Erkek
%41.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20.5 (17)
9
%32.5 (27)
8
%25.3 (21)
7
%12 (10)
6
%2.4 (2)
5
%3.6 (3)
4
%1.2 (1)
3
%1.2 (1)
2
%1.2 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları