Adı:
Kılavuz
Baskı tarihi:
Mart 2011
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753420051
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
"Yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu..Oysa şimdi geviş getirip duruyorum. Şu 'aracı olmak', 'araç olmak', 'bir oyununtaşı, ya da taşları olmak'...
..İşin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum.Oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.
Ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?''
(Arka Kapak)
136 syf.
BİR DERİN OKUMA DENEMESİ

Georges Perec’in Kayboluş’undan söz edilmişti. Hiç E harfi kullanmamış diye. Niyeyse aklıma geldi. Ardında Bilge Karasu varmış meğer. Perec bulanıklaşınca anladım. Kılavuz. Asıl oymuş aklımda. Zaten ne olacaktı ki ya Gece ya Kılavuz.

Bilge Karasu da hiçbir eserinde VE bağlacını kullanmamış ya, Perec işte onu hatırlatmıştı. Bilen bilir. Çok dillendirilmez ama. Belki de meziyet sayılmaz. Kim bilir?

Bu bol kedili adamın Kılavuz’u.

Murakami doğduğunda o liseyi bitirmişti muhtemelen. Kediler önce BK’yu sevdi anlayacağınız. Uzun uzun yaptığım bir incelemesi vardı. Bunu sitede paylaşayım istedim. Üstünde biraz daha çalıştım. Site okurlarına dönük bazı değişiklikler. Tahlil değil. Tek yönlü bir derin okumaydı. Rene’ye de buradan selam olsun. Tahlil öyle siteye yazılacak bir şey değildir. Çünkü çok yönlü bir tahlil bir edebiyatçının çok ama çok zaman ayırması gereken bir iştir. Meslektir aslında. Tefsir etmektir. Neyse.

Uğur asıl kahramanımız. Onun yaşadıklarını onun gözüyle görüp onun ağzından dinliyoruz. Rüyalarla başlıyor hikayesi. Rüya muhabbetine paralel bir iş arama çabası da var. Bir gazete ilanıyla ilk kontağı kuruyor. Yaşlı bir adama refakatçi arıyorlar. Bu yaşlı adama (Mümtaz bey) bakan yeğeni Yılmaz bey bir süreliğine olmayacağından, refakatçi aramaktadır. İş başvurusu kabul oluyor Uğur’un. Bir de Mümtaz bey’in taksicisi İhsan var. Zamanla Uğur, Mümtaz ve İhsan arasında güzel bir dostluk oluşuyor.

Uğur bir kitap sever. Ayrıca rüyasında gördüklerini kaleme almasını da seviyor. Bu metinleri Mümtaz ve İhsan’la da paylaşıyor. Roman gerilimini bu üçlünün tedirgin, üstü kapalı konuşmasıyla arttırıyor. Gerilim kitabın sonunda çözülüyor. Anlıyoruz ki girift rüyaların sebebi bir suçlulukmuş. Meğer Uğur, birkaç yıl önce hayata küsüp Amerika’ya göçen eski arkadaşı Bülent’in ölümüyle alakalı bir vicdan azabı içindeymiş. Kanserden ölen Bülent de, kanser olmasına sebep olarak, zamanında Uğur’a yaptığı haksızlıktan çektiği vicdan azabını görüyormuş. Ve anlıyoruz ki Uğur’u işe alan Yılmaz da ölen Bülent’in abisiymiş. Gazeteye ilan verilmesine rağmen, işe alma süreci aslında tesadüf değil, kurguymuş. Ama bu okuru pek tatmin etmiyor. Bazı boşluklar oluşuyor kafasında yine de. Tam bunların cevabını alacağını düşünürken bir de trafik kazası giriyor işin içine. Uğur’da kazanın ilk 2 gününü hatırlamasına engel bir amnezi oluşuyor.

Bitti mi roman? Bitti. Rahatladınız mı? Hayır. Neden? Bu sorumun cevabı için sitede kitaba yapılan incelemeleri okumanızı salık veririm. Genel hava bir doyumsuzluk hâkim olduğu. Bir okur olarak kitap bittiğinde ben de aynı şeyleri hissettim.

Devamında yapabileceğim iki şey vardı. Rafa ya da derin okumaya. Şöyle bir muhasebe oldu içimde. <<<<<değişik üslup, kelimelerle alakalı kendi kafana göre takılmışsın. ben bunu sevmem. Ulamaları değiştirmek sana mı kaldı Karasu. Ne adamsın be. Sen önce kurguna bak. anlayamadım işte. Hata bende değil. Bak bir ben de değilim. Bir sürü okur da memnun değil. Sen kedilerle uğraşacağına güzel kurgu yapsaydın. Ya adam felsefeci be. Sıkı bir entelektüel. Dönüp okumaz mı. Elli defa okumuştur. Bir şeyler mi kaçırıyorum. kesin. bi daha oku. >>>>> Metinleri taramaya mı başlamalı? Yarım kalmışlığın sebebi ben miydim yazar mıydı? Ya bismillah dedim ve taramaya başladım.

İsim seçimlerini anlamaya çalıştım. Bükönü, Turunçlu, Teber. Hepsi uyduruk. Eser için uydurmuş. De neden? Kenara koydum.

Olaylar aktarılırken bir şeyler eksik. Gizleniyor. Üstü kapatılıyor. Uğur güvenilmez bir adam. Neden böyle? Sanki korkuyor. Romanda derin bir korkunun hakim olduğunu fark ediyorum. Neden anlamadım bunu? Çünkü romanın başında elimize bir rüya verdi. Bu ustaca düşünülmüş bir Çehov silahıydı. Bu silahı kullanmasını bekledim. Kullandı. Bülent’in ölümüyle. Ama yine doyurmadı bizi. Simgeler mi aramalıyım? Galiba.

Hemen hemen hiç simge yok gibi. Belki iki üç şey. Hatta tesadüf de olabilir. Yani simge olmayabilir. Biz yine tedbirli davranalım. İlki, Verdi’nin Un ballo in maschera-Maskeli balo uvertürü. Niye dinledi bunu? Ne yani dinlemek yasak mı? Doğru. Ama yine de bunu da bir kenara koyayım.

İkincisi, Goya’nın, El sueno de la razon-Aklın uykusu canavarlar yaratır, tablosu. Tabloyu açıyorum. Yazan birisi var. Masasında uykuya dalmış. Kabus görüyor. Yarasaların bakışları korkunç. Kedi var. O da korkunç bakıyor. Ve acz içinde. Sahibine yardım edemiyor. Yılmaz bu tabloyu Uğur’a hediye ediyor. İlerleyen sayfalarda İlk net ipucunu veriyor Uğur. Anlıyorum ki yazar boşuna seçmemiş isimleri. Uğur- Kedi-Uğursuzluk. Metinleri, diyalogları daha, çok daha dikkatli okuyorum.

Gerisi ip söküğü gibi geliyor. Bir kısmını sizle paylaşacağım cümleleri dikkatle okuyun!


“Yoksa ben onu bir yerlerden bildiğim duygusuna kapıldığım kadar, o da ... Gene de, çocukluğumdan bu yana hatırı sayılır bunca karabasanla boğuştum; bunların onlara bir benzemezliği var sanıyorum. Yılgı değil, korku değil asıl nitelikleri; her şeyden önce, ne olduğunu pek kestiremesem de, kaçınılmaz, defedilmez bir belanın gelmekte olduğu duygusunu veriyorlar.”

Uğur burada, hazmedilmiş, alışıldık bir korku tarifliyor. Uğur bu duyduğu korkuyla hem tedirgindir hem de en çok ondan faydalanır. Çünkü asıl korkusu toplumdur. Bu barışılmış kendi korkusu toplumun kahramanı yok etmesini önlüyor. Kendi korkusuyla ondan barışıktır. Depremden korkmayın, binanızdan korkun gibi.

Düşlerde görülen yüzler hep tanıdık olur. Bu bir apriori değil elbet ama genel bir kanı var bu konuda. Bu durumda anlatılmak istenen başka bir şey. Düşlere ortaklık eden bir psikoloji kahramanı korkutan. Bir şey var gelen. Bakalım ne geliyor?

Taksicinin yani İhsan’ın, Uğur’un dolmuştan henüz indiğini bildiği halde, taksi lazım mı, diye sorması normal. Ama Uğur’un sanki taksiyi tutmuş gibi kurduğu hayal saçma. Ve hayalini, kullandığı dille gargaraya getirmek istiyor. “Ossaat taksicinin banyo yapmak isteği varmış gibi düşleme.” İşte sır aralanmaya başlıyor.

“Çıplaklığından sıkılmıyordu, çıplaklığını sergilemiyordu. Denize çıplak arkadaşlarıyla birlikte, çıplak giren bir çocuk gibiydi. Üzerimden sular akıta akıta aşağıya inecek değildim. "Sen de gel diyeceğim ama burası pek dar," dedi suyun altından.”

Taksici İhsan Türk değil sanki? Devam ediyorum.

“Uzandım. Yüzümde böceksi bir şey geziniyordu. Gözlerimi açtım. Parmağıymış. "Hava kararmağa başladı. Dönelim mi yavaş yavaş?" O an birbirimize ne kadar yakındık! Küçük evdeki gibi ... Üstelik yolun başında değil, çok, çok ötelerde ...”

Erkekler birbirlerinin omuzunu dürterek uyandırır. Yüzlerini asla okşamazlar. Ve bir tane daha.

“Yatar yatmaz uyumuş olacağız. Kuşların cıvıltısıyla uyandım. Saatim 6:20'de kıpışıyordu. Elimi İhsan'ın alnında gezdirdim. Gözünü açtı, pancurlara baktı. Saati sordu. "İki saatimiz var daha," dedi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı.”

Artık eminim. Bunlar yan yana yatıyor. Aynı yatakta.

“İhsan'la musluk başında, duş altında, ocak ya da buzdolabı önünde çarpışa tokuşa bitirdik hazırlığımızı.”

Neden eminim? Uğur’un homoseksüel olduğundan.

İhsan’ın adının da tesadüf olmadığını anlıyorum. Uğur’a “ihsan-bağış” edilmiş. Kenara aldığım diğer isimlerin sırrı da çözülüyor.

Teber’e gidiyorlar hep. Teber’in bir anlamı da bir dil. Alevi topluluklar, abdalla kullanıyor. Neden, çünkü Sünnilerden korkuyorlar. İster homoseksüellik için düşünün ya da isterseniz Bilge Karasu’nun atalarının Musevilikten dönme olduğuna bağlayın.

"Maskeli" balo uvertürü- Bükönü-Turunç ve Goya tablosunun yorumunu sizlere bırakıyorum. Siz yorumlayın. Bulmak isterseniz çok şey var. Rahmetli çok çırpınmış.
Ve ismi kitabın neden Kılavuz, düşünün.


Derin okumamızı finaline götürelim şimdi.

Bir yazar bir homoseksüeli kahraman yapamaz mı? Elbette yapar. Buna hakkı vardır. Böyle çok roman var. Uğur homoseksüel diye Bilge Karasu’yu suçlayabilir miyiz? Saçma olur bu. Ama homoseksüelliğin bunca gizlenmesi, hatta okurun romanı anlamasını engelleyecek kadar konunun etrafında dönülmesi niye?

Acaba yazarın bir korkusu mu var? Okurun Uğur-yazar özdeşleştirmesinden mi korkuyor? Olabilir mi bu? Yok, olamaz. Olsaydı ve isteseydi bu özdeşleşmeyi önleyebilirdi. 1. Tekil şahıs değil de 3. Tekil şahıs anlatıcı seçildiği an bu problem yok olurdu. Niye yok etmemiş? Çünkü otobiyografik olsun istemiş. Uğur aslında Bilge’dir demek istemiş. Ben, yani Bilge Karasu bir homoseksüeldir, demek istemiş. Lütfen derin okuyun, sırrımı öğrenin. Artık dayanamıyorum. Kimliğim bu benim. Tıpkı Sait Faik gibi.

https://www.youtube.com/watch?v=EgS-7-sjxCk

http://desmotivaciones.es/...El-sueno-de-la-razon

Diliyle alakalı bir şeyler yazacaktım, lehinde ve aleyhinde. Çok uzun oldu.

İyi okumalar.
150 syf.
·6 günde·9/10
Tamamlanmaya direnen Metin: “Kılavuz

İlk olarak Gece’de direnmişti metin. Okur, tamamlamak adına tuğla ekledikçe alttaki tuğlaları sarsılan bir inşaat veya bir ayağına çivi çaktıkça diğer ayağındaki çivinin gevşediği masa gibi asla nihayete ermeyecek bir süreç ile karşı karşıyadır.

Metin kendini kolay kolay ele vermediğinden okurun sabrı, çalışkanlığı ve uyanıklığı önemlidir. Bu sebeple Bilge Karasu okumaları, normal okumanın ötesinde derin okuma eylemine dönüşür, dönüşmek zorundadır. Sürekli kazmak, derinlere inmek aynı zamanda bir dedektif gibi iz sürmek, ayrıntıları yakalamak ve varsayımlar üretmek elzemdir.

Kılavuz gibi Postmodern eserlerin göz ardı edilmeyecek bir özelliği vardır. Her okur, kendi yaşanmışlığına yani hayat tecrübesine göre bu eserlerden farklı anlamlar çıkarabilir. Keza bende, Kılavuz’a getirdiğim yorumla esasen kendi deneyimimin sonuçlarını sergilemiş olacağım. Yine bu bağlamda yapılan her yorum doğru ya da yanlış olarak nitelendirilemez. Girizgah ve genel açıklamalar sonrası inceleme dilini “ben dili” olarak değiştirip yoruma geçiyorum.

Okur olarak, tüm gereklilikleri yüklenip kılavuz arayışına çıktım. Eserde boy gösteren 5 ana kahramana ayrı ayrı odaklandım lakin tahmin edeceğiniz üzere hangi karakter kılavuzdur karar veremedim. Okuru yönlendirmek adına Uğur desen tam bir hıyar; düşle gerçeği iç içe geçirip okuru dolandırmaktan başka yaptığı bir şey yok. Mümtaz Bey desen tam bir muamma üstü kapalı cümleleri, sırları ile bir kılavuz olmaktan çok uzakta. İhsan, kılavuzdan çok biz okurlar gibi bir şeyleri çözmeye çalışan garibanın teki. Yılmaz, zaten gizli kapaklı işler peşinde. Geriye tek Bülent kalıyor o da ölmüş, adı var sanı yok.

Karakterlere kızıyorum çünkü Bilge Karasu böyle istiyor. Okur olarak çözmeye çalış, tek tek hepsini analiz et, notlar al tam bir yere varacakken başka bir terane çıkar... Eminim yazarken, “Çok eğlenecuuk” falan da demiştir bu. Hoş zaten Bilge Karasu’yu bana sevdirende; eserlerindeki doyumsuzluk, tatminsizlik, muammalık… (Pis herif!) Sanırım o muamma bana da bulaştı hem kızıyorum hem seviyorum!

En son kılavuzu arıyordum. Bulabildim mi? Hayır ama günün sonunda her bir karakterin karşılaşmalarından önceki ile sonraki vaziyetlerinin değişimi göz önüne alındığında rahatlıkla diyebilirim ki; bu karakterler dolduramadıkları iç boşlukları için; birbirlerine “Kılavuz” oldular. Yani Uğur’un bilinçaltında yatan suçluluğun düşlerde yansımasının sonraları yok olmasından ya da Yılmaz’ın Uğur’u tanıma arzusunun gerçekleşmesinden veya İhsan’ın zihnindeki soruların açığa kavuşmasından bu sonuca varabiliyoruz.

Yazımın kurgusuna, vermek istediği mesajların derinliğine yahut diyalogların kalitesine bakıldığında ciddi bir emek harcanmış olduğunu görüyoruz. Ben özellikle durum geçişlerine hayran kaldım. Hatta konu buraya gelmişken o durum geçişini de alıntılamak istiyorum;

“İnsanın kafasını karıştıran, yüreğini ağzına getiren, içini kaygılara salan hiçbir şeyin kalmadığı bir geçitteydik. Geride kalan unutulmuştu sanki; ötede bekleyenin sesi henüz gelmiyordu. Altımızda bir iki küçük kaya bulunsa gerekti; denizin soluğu kırış kırıştı bir yerlerde.”

Yazarın dili oldukça farklı hatta yeni bir dil oluşturmuş bile diyebiliriz. Kelimelerin seçimi olsun kullanımı olsun mükemmel (görüyorsunuz anlatmaya gerek yok… Gene şelaledeki adama gittim pardon.) kaldı ki bazı sert sessizleri kendince yumuşatması (“Yemeğini, südünü vermeğe davrandığımda yanımda bitiverir.”) bile farklı bir hava katıyor yazıma. Ayrıca kitabın hiçbir yerinde “ve” bağlacı kullanılmış değil! Sözüm ona bende bu bağlacı kullanmayarak selam çakacaktım Bilge Karasu’ya lakin söz konusu, bu adamsa her şey elinizde patlıyor.

Her okurun en az bir defa olmak koşuluyla Bilge Karasu okuması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak 'Usun uykuya dalması...' diyordu resmin altında Goya, '... canavarlar üretir.' “

“Usun uykuya dalması canavarlar üretir.” adlı tablomuz;

https://artsandculture.google.com/...ht%22%3A1.2375%7D%7D
136 syf.
Anahtar Kelimeler: Bilge Karasu, Kılavuz, Üstkurmaca, Düşsellik, Polisiye.

Bilge Karasu kendine özgü, simgesel diliyle bireyin iç dünyasını esas alan yazarlardan biridir. Genel olarak Postmodernizm ekseninde eser veren Karasu’nun eserlerinden anlam çıkarabilmek için okuyucunun bir madenci gibi daima derine kazması gerekir. Ne var ki, sadece bu yetmez. Aynı zamanda okuyucu, çıkardığı madeni ustaca işleyebilen bir kuyumcu gibi olmalıdır; ya da en başından beri, her şeyden kuşku duyan, her an her saldırıya açık bir dedektif edasıyla yaklaşmalıdır metne, tetikte olmalıdır. Bu bakımdan okur, Bilge Karasu’nun eserlerini okuma metni olarak seçtiğini sansa da aslında Bilge Karasu’nun metinleri okuru seçer.

Onun metinleri, bitiş çizgisine kadar okurun önüne engeller koyan zorlu bir maratondur. Bilge Karasu’nun eserleri, içinde barındırdığı unsurlarla okur aklının sınırlarını zorlayan, zaman zaman da bu aklı alaya alan eserlerdir. Dahası kendini kolay kolay ele vermeyen, çözümlenmesi için sadece donanımlı okura vize veren eserlerdir. Burada “donanım” ifadesinin genel edebiyat bilgisinden ziyade “Bilge Karasu bilgisi” olduğunu belirtmek gerekir.

Kılavuz, Bilge Karasu’nun 1990 yılında Metis Yayınları tarafından basılan son romanıdır. Eser, polisiye unsurlar ile gizem çizgisinde ilerleyen bir üstkurmacadır. Üstkurmaca, basit anlamda metin içinde metin olarak tanımlanabilir. Genel olarak yazarlar, kitaptaki metni bir yerden bulduklarını, bir anıttan çözdüklerini ya da birinin günlük, anı gibi özel notlarından oluşturduklarını söyleyerek üst kurmacayı verirler. Ya da Bilge Karasu gibi, kendi karakterlerini kendi metinlerinin yazarı yaparlar. Kılavuz romanının başkarakteri Uğur, metinde yazılanları kendisi yazarken bunu da metnin sonunda açıklayan yazar-karakterdir. Özetle okur, Kılavuz’da Bilge Karasu’nun metninin içinde Uğur’un metnini okur.

Romanda, Ankara’dan on beş günlüğüne bir tatil kasabasına gelen Uğur’un orada tanıştığı Mümtaz, Yılmaz, İhsan ile olan münasebetleri yer alır. Roman, aksiyonun son derece az olduğu bir sayıklama niteliğindedir. Uğur’un hem geçmişine hem de yaşanılan ana dair bölük pörçük sayıklamaları metne gizem katar. Bu gizemin çözümleniş şekli, her ne kadar ortada bir suç unsuru olmasa da bir polisiye roman gibidir. Uğur’un gördüğü rüyalarla gerçeğin ayrımını yapamaması da romana, gizeme ek olarak düşsellik katar. Ayrıca Ankara dışında, romanda adı geçen bütün mekânlar, tasvirlerden bir Ege ya da Akdeniz beldesini andırsa da gerçeklikle ilgisi olmayan hayal ürünü mekânlardır. Sayıklama, gizem, düşsellik, sembolik dil tam da Karasu’nun kimliği.

Romanda eşcinsellikle ilgili göndermeler de mevcut. Uğur’un İhsan’la olan ilişkisi açık bir şekilde itiraf edilirken, Bülent’le ilgili olan bölümlerden de eşcinselliğe dair yorumlar çıkarılabilir. Uğur’un Bülent’in ölümünden kendini sorumlu tutması, bu nedenle artık ölmesi gerektiğine olan inancı Bülent’in ölümünden duyulan sorumluluğa karşı bir günah çıkarma, bir bağışlanma talebidir.

Sahneler arasında ani geçişler yapılan Kılavuz, Karasu’nun Gece, Troya’da Ölüm Vardı gibi eserlerine göre daha anlaşılırdır. Metin adeta, yazarın kült eserlerinin içinden çıkamayıp lezzeti alamayan okura Karasu lezzetini tatması için verilen bir armağan gibidir. Bir fotoğraf flaşı gibi aniden parlayıp sönen anılar, rüyalar Karasu’nun diliyle birleşince yaşananların gerçek mi yoksa sanrı mı olduğu konusunda okuru şüpheye düşürür. Üstelik Karasu, zihninde geçirdiği anılara bir de devam senaryoları yazar ki bu da gerçeklikle hayalin birbiri içinde erimesine katkıda bulunur. Öyle ki, bir noktadan sonra okur hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamaz.

Eserde “uğurlamak” yerine “esenlemek”, “ahize” yerine “almaç” gibi eş anlamlı ancak kullanılırlığı sınırlı olan kelimelerin var olması, Karasu’nun dil konusundaki duruşunu son romanına kadar taşıdığını gösteriyor. Üslup, fazla yoruma gerek bırakmayan klasik bir Karasu üslubu.

Özet olarak Kılavuz, hem üslup hem de anlam kapalılığı açısından Karasu’nun edebi duruşuna uygun bir eser. Polisiye, gizem gibi unsurların üstkurmaca içinde verildiği, düşselliğin ağır bastığı eserde geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen olay örgüsü yavaş yavaş çözülür. Roman, her parçası birbirine uyan bir “puzzle” gibidir. Verilen semboller okurun önünde sınırsız yorum sahası açarken okurda bu parçaları birleştirerek resmi istediği gibi tamamlayabilir.

Hâmiş: Bu incelemeyi Karasu okumalarımı ilgiyle takip eden aynı zamanda bu okumalarımı sonuçlandırmamı bekleyen Anıl Bey'e ithaf ediyorum.

Hâmiş-2: Edebi dünyam bir kovansa bu kovanın kraliçe arısı Samuel Beckett’dir. Samuel Beckett’in tahtını derinden derinden sallayan da Bilge Karasu’dur.

Hâmiş-3: Herkese, Bilge Karasu okuyarak zehri beyin kıvrımlarında dolaştırması için meydan okuyorum!

Hâmiş-4: İncelemeye eklediğim bu dört maddeyi “not” ya da “ek” yerine “hâmiş” sözcüğüyle vererek Bilge Karasu’yu selamlıyorum. Ayrıca dikkatlerden kaçmasın, hiç “ve” bağlacı da kullanmadım!
136 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
“Usun uykuya dalması canavarlar üretir.”

“Roman, modern zamanların anlatım türüdür. Kendi mantığı içinde bağımsız bir özellik taşır, güçlü ve etkili bir anlatım biçimidir. Şiiri kıskandıran bir lirizmi, tarihi kıskandıran bir didaktizmi, felsefeyi imrendiren bir kavratma, anlatma yeteneğiyle roman; tarihin, felsefenin, psikoloji ve sosyolojinin -asla- ulaşamayacağı bir etkileme gücüne sahiptir. Sonradan ortaya çıkan ve inanılmaz suçlamalarla, küçük görmelerle karşılaşan roman için, olağanüstü bir başarıdır bu.
Roman, temel niteliği itibariyle “kurmaca” bir özellik taşır. Bir anlamda hayattan aldığını, kendi mantığına göre kurar, kurgular. Bu bağlamda romanın, biri hayata, diğeri edebiyata açılan kapıları vardır. Roman bu iki değerin hayatla edebiyatın mutlu bir sentezinden doğar. Roman hayata kattığı yorumla roman olur. Roman, hayatı anlatmak değildir; hayatı, yeniden yorumlamaktır.” Mehmet Tekin.
Bu bağlamda Kılavuz da uzun hikaye dediğimiz bir postmodern romandır.
Kılavuz’un kolay okunduğunu sanmıyorum. Gene de okurdan okura, okumalar değişik olmayacak mıdır? Ne dersiniz diye sorar Bilge Karasu. Kılavuz yazarın diğer romanlarına göre sade bir dille yazılmış sürükleyici bir eserdir.
Kılavuz, eserin ana karakteri Uğur’un dilinden anlatılır. Bir sahil kasabasındaki kiralık evinde tatilini geçiren ve arada karabasanlar gören Uğur, gazetede gördüğü “Yaşlı Beye Refakatçi Aranıyor” ilanı üzerine telefon eder ve hemen işe alınır. İlanı veren Yılmaz Bey, on iki günlük bir yolculuğa çıkacak olan Mümtaz Bey’e eşlik etmesini ister Uğur’dan. Uğur, düşlerinde kendisini sebep olmadığı bir ölüm yüzünden suçlamaktadır. Gördüğü düşlerle olup bitenler birbirine karıştıkça Uğur bunları yazmaya başlar ve ilişkileri geliştikçe Mümtaz Bey ile İhsan’a okutur. Yılmaz Bey’in eve dönüşü ise anlatının sonu olarakta görülebilir.
Kılavuz’u bir aşk romanı olarak okumak mümkündür. Çünkü eserde sevgi temasının önemli bir yer kapladığını görüyoruz. “Üzerinde durmak istediğim ilk nokta şu: Sevgi-sevgisizlik diyerek kendi kendine sorduğun soruları bana açtığında, kendini, yeterince sevgi göstermemekle, sevdiğini sandığın, düşündüğün halde bu sevginin gereğini, sırası geldiğinde, yerine getirmemekle suçlamıştım. Düşlü yazında da seni bununla suçlayan birini görüyordum videoda. Ben de sana bağlanmanın da kopmanın da bence pek doğal olduğunu söylemiştim. Sesim o anda sana soğuk görünmüş olabilir. Olsa olsa acıydı”
Kılavuz düş, aşk, dostluk, bağlılık, okuma, yazma, suç, ölüm, usta, çırak gibi kavramlara rastlanan bir Bilge Karasu metnidir. Bu kavramlar arasında belkide en önemlisi düştür. Kitap şöyle başlar: “Gazetedeki ilanı, üçüncü düşü gördüğüm gecenin sabahı okudum. “
Kılavuz da bir yazma ve okuma eylemi söz konusudur. Uğur da Mümtaz bey de Yılmaz bey de yazar ve okurlar. Uğur’un günlüğü metin boyunca yazılır ve okunur. “ Mümtaz Bey ve Yılmaz Bey’in araştırmalarının genel çerçevesi şudur: İnsanlar kendilerini nasıl bilir, nasıl tanımlarlar? İhsan da ekler “Dirime ölüme bakışlarında bir ayrım yaratmıyor mu... insanlarda?”
Kılavuz sözcüğüne gelecek olursak metinde sadece bir kere geçmiştir. “... Ama pek garip bir yerlerden geçiriliyor gibiyiz... Bir... Bir... Bir pijama lastiği gibi! Bir çengelli iğneyle takılmış bir lastik... Bir el var, hızlı, uz... Kılavuzu iter kumaşın içinde...”
Bilge Karasu metinlerinde ölüm temel kavramlardan biridir. Ölüm, sevgi ve korku ile iç içedir. Onun metinlerinde ölüm, meydan okuma, ölen kişiyi yaşatmak için kullanılan bir araç, hatta “ çıldırmamak” için bir çaredir. Böylece yazının ölmezliği, metinlerde yazarak, okunarak kavuşulabilecek bir ölümsüzlük arzusuna dönüşmüştür.

Kılavuz’u bir arkadaş tavsiyesi üzerine okudum, okurken de şu parçayı dinledim. https://youtu.be/Ba3Pk36ie0Y Keyifli okumalar...
136 syf.
Bilge Karasu'yu okumak bir tenhalığın içinde yön duygusunu kaybetmiş bir vaziyette sonsuz sayıda savrulmaya benziyor. Kaybolmaktan korkmayan okuyucular,
onun metinlerinde anlam arama mücadelesini kendi lehine çevirmeyi başarıyor. Aslında yazarımız bu eserinde bizlere kimliğinin anahtarını, benliğinin "Kılavuz"unu sunuyor.Yön duygusunu kaybeden okuyucuya, Oğuz Atay misali "Ben burdayım sevgili okuyucum, sen nerdesin?" diye sesleniyor. Peki bu sesi işitmek onu duymamız ve anlamlandırmamız için yeterli oluyor mu? Bu sorunun cevabını sevgili Edip Cansever : "Anlaşılmak! -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz" dizeleriyle , "anlamak" eyleminin güçlüğünü "anlaşılmak" eyleminin ise ulaşılmazlığını tarif ederek veriyor . Eserin başkişisi Uğur'un benliğinde var olan tüm duyguları düşleri vasıtasıyla ortaya çıkması sanki Karasu'nun usunun bir yansıması olarak bizlere sunuluyor. Eserin başından sonuna dek buhrandan,gerilimden,korkudan ve gizemden ibaret bir tablo imgeliyoruz. Yılmaz'ın Uğur'a hediye ettiği Goya tablosu gibi. Sahi, tablonun altında yazdığı gibi usun uykuya dalması canavarlar mı üretiyor? Uğur'un usunu meşgul eden düşleri , onun durmak bilmeyen "abuklamaları" yaşamı boyunca keçilerinin peşinden giderek hayat oyununu yazma eylemiyle yeniden kurgulamasıyla mı anlam buluyor ? Bilge Karasu yaşasaydı ve onunla karşılaşma imkânım olsaydı ona zihnimin köşelerini her seferinde yeniden keşfetmemi sağladığı için içten bir teşekkür ederdim.
136 syf.
·2 günde
İmgelere Temel Oluşturan Kavramlar: ölüm, sevgi, tedirginlik, güven, iletişimsizlik, korku, arayış, kaçış, yalnızlık, yabancılaşma, umutsuzluk, cinayet, kaza, intihar, gizem, hesaplaşma...

Metnin Türü: Metin! Karasu’nun kendi arzusu üzere yazdıklarını metin olarak sınıflandırmak doğru olacaktır.

Yer: Yazı çalışmalarında Karasu’nun özel hayatında da tercih ettiği bilindiği üzere bir deniz kenarında yer alan ancak gerçek hayatta nerede olduğunu bulamayacağımız kurgusal bir mekan olarak Turunç seçilmiştir. Ne zaman ki kitabın sonuna varılıp, yazacak bir şey kalmadığı görülür, o zaman Ankara (karasal bir gerçek mekan) yolculuğu başlatılır.

Bakış Açısı: Ben anlatıcı ( Karasu’nun bu bakış açısı ve anlatıcı türünde yazdığı tek eseri olması ilginç)

Anlatım:
Metin boyunca bizimle bilinçli olarak kurgulanmış oyunlar oynamak suretiyle dikkatimizi çekici yollarla anlatının kurgusal yapısını bozma girişimlerinde bulunuyor Karasu. Metin içinde Uğur’un yazmış olduğu metin önümüze konularak, yazılmış olan metnin kurmaca olduğunun altını çizilmekte ve gerçeği sorgulamamız istenmekte. İşte postmodernizm! İşte üstkurmaca!
Ya metinlerarasılık? Metinlerarasılık illa ki yazılı metinler aracılığıyla mı sağlanır? Hayır! Metinden yeni anlamlar üretmeyi sağlamak amacıyla okuru anlamlandırma sürecine daha etkin olarak katmaya çalışan yazar metinde Verdi’nin Un ballo in maschera-Maskeli balo uvertürünü, Goya’nın El sueno de la razon (Aklın uykusu canavarlar yaratır) tablosunu ve belki biraz zorlama da olsa Huzur’un İhsan ve Mümtaz karakterlerinin çağrışımlarını kullanarak metinlerarasılık yaratmaya çalışmış denilebilir. Demek ki değişik sanat dallarını edebiyat teknesinde yoğurarak daha lezzetli bir metin yaratma çabası içinde denilebilir. Neden? Edebiyat yaşamın yansıması ise; yaşam da sanatın çeşitli dallarıyla ifade edilmeye çalışılıyorsa birbirinden ayrılmaz bir bütün değil de nedir?
Metin içinde metin yer alarak üst kurmaca tekniği kullanılmıştır ki bu durum metnin çok katmanlı bir yapıya bürünmesine yol açmıştır.

- Kitabı Okumamışlara Uyarı(Spoiler)! -

Karakterler:
( Tek kadın karakter Eminanım’dır ki o da sadece temizlik vb. ev işlerinde varlığını sezdirmektedir. Neden? İlginç...)

Mümtaz: Karasu’nun sekiz dil bildiği ve fakültede ders veren bir hoca olduğu bilgisinden yola çıkılırsa, Mümtaz karakterinin kitapta felsefe yapması, İtalyan ve Fransızlarla sohbet edebilecek dil bilgisine sahip olması, öğrencisine ve yazı yazmaya çok değer vermesi gibi ipuçları sayesinde Karasu’nun kendisinden bir parçayı Mümtaz karakteriyle ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bu kitabın yazıldığı dönemin de Karasu’nun olgunluk dönemlerine denk geldiği düşünülürse Mümtaz ile Karasu’nun yakınlığının artacağı aşikar sayılabilir. Karasu’nun intihar konusundaki eğilimi, ölüm ve hayat arasındaki ikilemde kalışı Mümtaz’da farkedilmektedir. Mümtaz’ın gerek İhsan ile gerekse İsviçre kökenli turistler ile yaptığı konuşmalarda sarkaç gibi hareket halindeki düşüncelerini izlemek kafidir.

Uğur: Düş ve gerçek düzleminin birbiriyle kesiştiği bir hayatın aktörüdür. Karasu’nun hayatına damgasını vuran kiracılık ve maddi zorluklarla boğuşma mücadelesini bu karakter yoluyla yansıttığı farkedilebilir. Ayrıca eşcinsel olduğunu farkettiğimiz Uğur, Karasu’nun bunu okurlarına duyurması için örtük cinsellik unsuru sayılabilir.Uğur, metindeki metni yazan yazardır. Refakatçilik yaptığı yaşlı bilgin Mümtaz Hoca sayesinde on yedi günlük bir sürede usta çırak ilişkisi içinde kendisini yenileyen bir süreç yaşamıştır. Bilinçaltına işlemiş olan suçluluk ile mücadele içinde olan Uğur, düşler ve gerçekler arasında gelgitler yaşarken bunu metinleştirir ve okurlar olarak bizi de bu gelgitlere dahil eder. Hesaplaşma hususunda hem kendisiyle hem ölümünden kendisini sorumlu tuttuğu Bülent ile hem de hayatla hesaplaşır. Bu noktada Bülent’in ağabeyi olduğunu öğrendiğimiz Yılmaz; kurguladığı plan sayesinde bu hesaplaşmaya zemin hazırlamıştır. Bu süreçte muhtemelen Uğur’un eski sevgilisi olan ve onun ahını aldığı için ölümü hak ettiğine inanan Bülent ile ağabeyin de bir ruhsal hesaplaşması söz konusu. İlginç olan şu ki İhsan ile Uğur’un arkdaşlıktan öte yakınlaşmasının farkına varan Yılmaz, bir daha kendisini fiziksel olarak onlarla iletişime sokmuyor. Neden? Kardeşinin hatırasına saygısızlık mı saymakta bu durumu yoksa kendi çatısı altında böyle bir yakınlaşmayı kabullenememekte mi? Belirsizlik...

İhsan: Gölge kişilik özelliklerini metin ilerledikçe farkettiren, gizemli, Uğur’un gölgesi misali, düşünsel açıdan sağlam bir yönü olan, sorgulamalarıyla Mümtaz Bey’i düşüncelere salan, Yılmaz Bey’in özel şoförü. Öyle anlarda Uğur’un yanı başında beliriyor ki sanki Yılmaz, Uğur’a zarar verecekmiş de onu korumaya çalışıyormuş gibi. Neden? Yılmaz, ölen kardeşinin intikamını Uğur’dan almak için bir cinayet planı mı hazırlamıştı? İhsan bunu farkedip Uğur ile tesadüfen arkadaşlık mı kurmuş gibi görünmüştü onu korumak için? Bir sürü bilinmezlik... Ne zaman ki Yılmaz’ın Uğur’u kardeşinin bir hatırası olarak yakınında tutmak istediğini öğreniyor o zaman kıskançlık damarlarında akarak ölüme birlikte gitmek pahasına arabayla bir nevi intihar teşebbüsünde bulunuyor. Elbette, bu benim okumamdan çıkarılabilecek bir çıkarım sayılabilir. Olmayabilir de...

Başlık: Kılavuz
NEDEN? Kılavuz, metinde yer aldığı üzere bir lastiğe takılarak kumaşın içinden geçirilmesini sağlayan bir araç. Ya kılavuz olmazsa, lastik ne durumda olur? Sönük, işlevsiz, kısalmış... Ya kumaş? İşe yaramaz. Bu metaforlara baktığımızda kılavuzun akıl olduğunu düşünüyorum. Lastik de bireyler olarak metinde karakterler, hayatta ise bizleriz. Aklımızı uyuttuğumuzda canavarlaşan bir dünyaya yol alıyoruz. Kumaş da dünyamız denilebilir. Hepsi birbiriyle o kadar bağlı ki düşünsel olarak gelişim, felsefe ve birey ilişkisi müthiş işlenmiş. Başlık çok şey anlatmıyor mu?

İçerik ve Metindeki Olay Örgüsü:
Üç temel bölümden bahsedilebilir.
1. Gazete ilanı ile işe giren Uğur’un İhsan ile tanışması, cinayetler ile dolu düşler ve gerçek ilişkisinde bocalaması, eski arkadaşı (muhtemelen sevgilisi) Bülent ile yeni işvereni Yılmaz arasındaki benzerliği farketmesi ve işi bırakmak istemesi ancak bir şekilde işe devam etmesi
2. Mümtaz, Uğur ve İhsan’ın sevgi, dostluk, ölüm, yazı vb. konularda derin sohbetleri ve Yılmaz’ın dönüşü ile işin sona ermesi
3. Belirsizlikler cümbüşü...
*“Akılın uykuya dalması canavarlar üretir” sözünün basılı olduğu Goya resminin Yılmaz tarafından Uğur’a hediye edilmesinin sebebi nedir? Kardeşinin ölümü üzerine aklını uykuya daldıran Yılmaz, Uğur’a mesaj mı vermekte?
* Yılmaz, Bülent’in ağabeyi olduğunu neden Uğur’dan gizledi? İyi niyetli mi kötü niyetli mi?
* Mümtaz, Uğur ve İhsan neden Yılmaz’ı geride bırakarak Ankara’ya dönmeye karara verdiler aniden? Tehlike mi seziliyor? Turistleri de öldüren Yılmaz mıydı? Yılmaz’ın hocası ve amcası sayılan Mümtaz, olay mahalinden Uğur ve İhsan’ı uzaklaştırarak onları mı Yılmaz’ı mı koruyor? Yoksa her iki tarafı da mı?
* Yılmaz’ın hiçibiriyle fiziksel temas kurmadan vedalaşmasında ve her birine mektupların yanı sıra taş ve kaset bırakmasının sebebi neydi? “Pathos” yani “acı” yazan taşın İhsan’a hediye edilmesinin sebebi ne? İhsan neden bu taşı bulmak için kazı yapmış? Bunu bilen Yılmaz neden taşı ona hediye etmiş? Acı taşa kazındığı gibi kalbinde de böyle işlenmiş ve taşıması çok ağır bir kaya mı demek istemekte? Ya kaset? Taşın altında ezilen kaset- düşlerin deposu- taşın acısıyla mı yok edilebililr ancak? Tesadüf mü?
* Neden Ankara’ya varmak üzereyken ortaya çıkan gerçekle yüzleşme sonucu trafik kazası yaşanmakta? Ankara’ya varılsaydı her şeyin üstü mü kapatılacaktı? İhsan, Uğur’u kaybetmekten mi korktu? Beraber yaşayacakları mutlu anın öncesinde bu mutluluğun hayalinin gerçekte bozulmasından mı kaygılandı İhsan?
Sorularla bizi baş başa bırakan, metin üzerine düşündürüp kazı çalışması yapan bir metin arkeoloğu gibi hissettirerek insanı heyecanlandıran, keyifli bir Bilge Karasu eseri...
136 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Bazı diller yeniden yaratılır. Bazı cümleler sil baştan yazılır. Yeni dilinle yeni cümlelerin içindeki zorlukların tüm kapılarını açarsan eğer bu dillini birilerinin benimsemesini bekleyebilirsin. Dil benimsemek en büyük sorunlardan biridir okuyucu için. Benim içinde aynı şey geçerli hatta bir nebze fazla var diyebilirim. Yazarın kendince bir dil yaratması görülmeye ve okunmaya değer. Olay ilginç mi? Bir nebze. Kelimeler sağlam mı ? Gibi. Sanki. Kurgu kopukluğu var mı ? Hissedilmeyecek gibi değil.Uğur, Mümtaz, İhsan,Yılmaz, Bülent gibi baş kahramanların belkide içlerindeki boşlukların arayışıyla bitiriliyor denilebilir. Farklı bir üslup ve dilli kullanmak her zaman becerilemeyen bir şey olduğunu düşünürsek eğer evet kitap okunmaya değer. Ağır diye vazgeçmemek lazım.
136 syf.
·18 günde·Beğendi·9/10
Tam anlamıyla boş zaman, sessizlik ve sakinlik isteyen bir kitap. Yoksa en ufak bi dikkat dağınıklığında kaybolup gitmek işten bile değil.
Bir sabah, rastgele denk geldiğiniz gazete ilanındaki bir işe başvurursanız ve bu iş sanki tam da siz başvurun diye hazırlanmış gibiyse… Düş ile gerçeği ayıramayan bir adam için, bu tuhaf durum, gizemli bir kaset ve sır saklayan bir arkadaşın da hayatına girmesiyle karmaşıklaşır. Cevapsız sorular, olayların arkasındaki gizi çözmek için verilen mücadele, şüpheler ve tam olaylar aydınlanıyormuş gibi gözükürken beliren yeni yeni sorular…
Ben, Uğur’un yerine kendimi koyma işini fazla abartmış olacağım ki, tüm o düşlerin, soruların ve ihtimallerin içerisinde kayboldum.
Yaşam bir oyun mudur? Oyunsa tek oyunculu bir oyun mudur? Yoksa bir sürü oyun ve oyuncunun bir arada bulunduğu karmaşık bir oyun mudur? Bu oyunun taşları isek, bu durumda ölüm, özgürlüğü getirecek bir anahtar mı olur?
136 syf.
·9/10
Kılavuz'u okumaya başladığımızda ister istemez ne anlatıldığına dair sorular oluşuyor kafamızda: acaba anlatıcıyı takip ederken olup biteni kavrayabiliyor muyuz? Çünkü anlatıcı yani Uğur da emin değil tam olarak ne olduğundan, düşleriyle gerçekler içiçe geçmiş, daha önemlisi birbirine dolanmış halde akıp gidiyor. Bazen, hatta sık sık anlamaktan çok dilin güzelliğine kendimizi bırakabiliyoruz. Dil bu kadar güzel kullanılabiliyor mu?

Aşağıdaki linkte çok güzel bir inceleme var, mutlaka okumalısınız:

http://bulentozgun.blogspot.com.tr/...uz-bilge-karasu.html
136 syf.
·2 günde·9/10
En sevdigim yazarlardan olan Hasan Ali Toptaş'ın Harfler ve Notalar kitabında duyduğum bir kitaptı "Kılavuz". Ilk fırsatta hemen okumaya başladım.
Kitap gazeteye verilmiş bir ilanla başlıyor. Kurgu daha ilk sayfadan beni içine çekti ve bir solukta bitirdim kitabı. Düş mü gerçek mi diye şüpheyle okudum hikayeyi. Tuhaf bir gerginlik oluşturuyor kitabı okurken insanda.
Araştırmaya iten düşündüren kitapları oldukça severim;bu kitap da tam öyle bir kitap. Bazı cümleleri iki kere okuyup sakin kafayla düşünmenizi istiyor. Ayrıca düşler ve gerçekler karışmışken Goya'nın
"Usun uykuya dalması canavarlar üretir." resminden bahsetmesi oldukça etkiledi. Ve kitap sayesinde Goya'nın kabuslarla ilgili resimlerini inceleme fırsatı, araştırma firsati buldum.
Kısacası kitap kendini kolayca ele vermiyor ama içine girdiğinizde oldukça etkileyici bir kitap. Okuduğum ilk Bilge Karasu kitabı idi ama son olmayacak gibi.
Herkese tavsiye ederim.
Iyi okumalar. :)
136 syf.
·9 günde·8/10
Bilge Karasu'nun kolay okunan kitaplarından biri. Bu kitap aşk , sevgi kitabı olarak da adlandırılabilir ya da bir gerimli polisiye kitabı olarak da.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve beş ayrı karakterden bahsediyor. Kahramanımız Uğur ona eşlik edenler ise Yılmaz Bey (evin sahibi) Mümtaz Bey (Yılmaz Bey'in hocası ve amcası) İhsan ( şoför) Bülent (Uğur'un arkadaşı).
İlk bölüm kahramanımız olan Uğur'un gördüğü üçüncü düşü anlatmasıyla başlıyor.Üçüncü düşü gördüğü günün sabahı gazeteye verilen "Yaşlı Beye Refakatçi Aranıyor" ilânı ile Uğur'un Yılmaz Bey'in evinde Mümtaz Bey'e bakması için 15 gün süreyle işe alınmasının ilk gününü anlatıyor.
İkinci bölümde ise evde geçirilen on üçüncü gün anlatılıyor. Bu bölümde bizler Uğur'un güncesini ve belki de güncesini son halini izleriz.
Son bölüm ise on dört ve on beşinci günleri ele alır ve mektupla anlatım sona erer. Kısaca anlatı geçirilen on beş günü anlatıyor.
***
Bilge Karasu'nun geçmişte okuduğum kitaplarına nazaran çok kolay okuduğumu ve çok daha iyi anlam ilişkileri kurduğumu söyleyebilirim. Dil ve uslubunda yarattığı akıcılık bir su gibi akıp gidiyor. Metinlerinde kullandığı izlekleri burada da görmek mümkün. En büyüğü düş olsa gerek.
Okumanızı tavsiye ediyorum.
Arkadaşlıklarda , dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.
...
Buna karşılık, karşısındakini tanımak isteyen, karşılıklılık gözeterek biribirilerini biribirilerine açan, veren insanların yakınlıkları, destek görmelidir; hiç değilse, benden...

Bir de pattadak çıkagelenler vardır, senden istediğini senin rızanla alan, seni kendine bağlamasını başaranlar vardır. Günün birinde geldikleri gibi giderler. Ya alacaklarını aldıkları, bu da kendilerine yettiği için... Tabii, bu durumda, ilk öbektekiler gibi davranmış olurlar: Yağma bitmiştir... Ya da sen onlara, kabul etmek istemedikleri bir ölçüde bağlandığın için. Yani 'başkası yağmalanır ama ben, başkasının kullanabileceği bir toprak değilim,' türünden bir tutum... Senden uzaklaşırken senin ne düşündüğünü merak etmezler...
" Örneğin, ilgi duyduğun, edinmek isteyip aldığın, şunu okuyayım dediğin kitapları da, çoğu zaman hemen okumaz, bırakırsın, günü gelince okunmak üzere."
Bilge Karasu
Sayfa 48 - Metis Yayınları, İstanbul 2014.
Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmaya kalmak kendini de parçalamaktır. Bir yanıyla...
Bilge Karasu
Sayfa 67 - Remzi Kitabevi
" Yazı tamam. Sözlerimizse, çoğu zaman, bizim söylemediğimiz, söylemeyi hiçbir zaman düşünmeyeceğimiz şeylerle bir güzel karılarak aktarılır. 'Ben böyle anladım' der insanlar genellikle."
Bilge Karasu
Sayfa 45 - Metis Yayınları, İstanbul 2014.
"Vakit azalmaktadır. Her şeye biraz daha, biraz daha uzaktan bakılmaktadır..."
Bilge Karasu
Sayfa 130 - Metis

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kılavuz
Baskı tarihi:
Mart 2011
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753420051
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
"Yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu..Oysa şimdi geviş getirip duruyorum. Şu 'aracı olmak', 'araç olmak', 'bir oyununtaşı, ya da taşları olmak'...
..İşin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum.Oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.
Ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?''
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 163 okur

  • Hakan
  • Cansu Dogan
  • seda
  • Sedat Yılmaz
  • Eda gülsar
  • burçin
  • Ferhat Gökhan Danabaş
  • DeliceBulut
  • Dilek Aygün
  • merve aydemir

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%7
25-34 Yaş
%60.5
35-44 Yaş
%16.3
45-54 Yaş
%14
55-64 Yaş
%2.3
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%58
Erkek
%42

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%24 (12)
9
%38 (19)
8
%16 (8)
7
%14 (7)
6
%6 (3)
5
%0
4
%0
3
%2 (1)
2
%0
1
%0