• Gerçeği öğrenmeyi bile arzulamıyordum; çünkü onun neden ibaret olduğunu bildiğimi sanıyordum. Gerçek şuydu: "Hayat, anlamsız bir şeydir."
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 23 - Kumsaati Yayınları
  • "Gerçeği kabullenmeyi bir an olsun erteleyebilmek için, Nasıl olur, diye sorarız, sanki bu soruyla ölümün yerine hayat koyma şansımız varmış, olması gerekeni olanla değiştirebilirmişiz gibi."
  • 272 syf.
    ·4 günde·9/10
    Önünüzdeki A4 kağıdına hayatta başınıza gelmiş veya gelmesi ihtimal olan en kötü şeyleri yazın deseler ne yazardık?
    Büyük çoğunluğumuzdan çıkacak sonuç sanırım ölümdür ve kağıdın en başına büyük harflerle yazılsa kimse neden yazdın demez.

    Neden? Çünkü ölüm ayrılıktır. Sevdiklerimizden, zevklerimizden kopmak, yok olmak ve unutulmak. Korkarız ölümden, aman bizden uzak olsun deriz, Allah gecinden versin dilimize yapışır, istemdışı kendiliğinden çıkar.

    Sanırım böyle bir düşünceye sahip olsam ve gençliğimin her geçen saniye geride bırakıp ölüme bir adım yaklaştığımı hissederek yaşamak hayatımı elemli ve ızdıraplı geçirirdi. Beni ben yapan herşeyin artık olmayacağını, sevdiklerime ve hayata elveda demek korkusu, ölümden daha acı olsa gerek.

    "Zeval-i lezzet elemdir." diye veciz bir söz vardır. Yani lezzetin bitmesi insana elem verir. Psikolog Ulusoy, ölüm korkusunun psikolojisinde de en büyük etken budur, lezzetlerin bitmesinden korkmaktır, der. Buradaki lezzetten sadece vücut olarak aldığımız lezzetler anlaşılmasın. İnsanda akıl, ruh, sır vb. gibi birçok latifelerin de kendi hissesine göre aldıkları lezzetler vardır.

    Hiç şüphesiz karşımıza çıkan en büyük ve en ciddi mesele ölüm meselesidir. Sadece canlılar değil, bütün yaratılan varlıklar doğar, yaşar ve ölür. Bütün mahlukat bir şekilde bu aşamalardan geçer. İnsanı farklı yapan şey idraktir. İnsan, ölümü anlamlandırmak, ölümü hissetmek, ölümden kaçmak, ölümü öldürmek... ister.

    Ölüme genel itibariyle 2 farklı görüş vardır. Birincisi görüş ölümü bir adem, yok olmak ve hiçliğe geçiş olarak gören kısım. Diğer tarafta ise ölümün sadece bedenen olduğu, ruhun ebedi olarak canlı kalınacağını ve tebdil-i mekan yapacağına inanan kesim.

    İlk kesimin ızdırabı yok olmaktan ziyade yok olma düşüncedir. Çünkü bir kere varlığı tatmıştır, bunu elinden kaybeceğini bilmek korkutur. Her ne kadar Yunan filozof Epikür’ün “Ölüm bizi endişelendirmemeli. Çünkü biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur. Ve ölüm geldiğinde biz olmayacağız." sözünü sarfetse de, bu ölüm korkusunu maskelemek için sarfettiği sözlerdir der Alfred Weber.

    İkinci kesimin de ölüm korkusu vardır ve bu inandığı iman ile orantılı bir şekilde artar ve azalır. Bu korku kesinlikle yokolma veya hiçlik korkusuyla kıyaslanamayacak bir korkudur. Çünkü inanır ki ölüm bir terhistir onun için artık hayat vazifesini bitirmiş, tezkeresini almış ve asıl yerine doğru bir geçiştir. Korkusu, geride bıraktığı sevdiklerini endişesi korkusu vardır, üniversiteye giderken ailenizi özlemek gibi ama elbet kavuşacağınızı bilirsiniz. Zira başka bir korku ise adaletin tecelli edileceği bir ahiret inancı olduğu için yaptıkları amellerin azlığından ve günahların çokluğundandır, bu şekilde ölme düşüncesidir. Ölüm ötesi yaşama inanan bir insan -her ne kadar inançsız bir insana göre daha ümitli ve kalben rahat olsa da- ölüm korkusundan tam anlamıyla kurtulamaz.

    Kitap ölüm meselesini örneklerle ve akıcı bir roman eşliğinde yazdığı için çok daha anlaşılır. Ben biraz daha kitaptan anladıklarımı aktarmaya çalıştım.

    Geleceğin veya şu anın ebeveynleri olarak hayatımızın bir gerçeği olan ölüm hakkında çocuklara nasıl yaklaşmamız gerektiğini dair de güzel notlar var. Bilinçsiz bir davranış, belki o küçük yavrunun ruhunda derin hasarlara yol açabilir.
  • 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."
  • Yıllar evvel terk etmek zorunda kaldığı şehre geri dönen Oğuz, ıssız bir kahve köşesinde olan biteni anlamaya çalışıyordu. Zihnindeki tüm karmaşa huzurunu bozarken, yapması gerekenleri düşündü. İçindeki insanın geçtiği bu sokaklar artık onun için soğuk birer betondan ötesi değildi. Kabullenmesi zor olsa da, ölen sadece anıları değil, anılarının ona hissettirdiği çocukluğuydu da. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti. Ruhundaki solucan deliğine giren bilinci, geçmiş kara deliğinin içinde bulmuştu kendini. Her şeye yeniden başlıyordu…

    Oğuz minik gözleriyle babasının annesine bağırmasını izliyordu. Babası içinde biriktiği tüm nefreti kusup birden susmuştu. Bu derin sessizlik yıkımın boyutunu ölçmek için gibiydi. Sessizliği babasının hışımla evden çıkıp kapıyı arkasından çarpması bozmuştu. Bu, babasını gördüğü son andı. Oğuz'sa bunu anlamayacak kadar ufaktı. Annesine sarıldı ve o da ağlamaya başladı. Hayat, ona gözlerden yaşın neden aktığını kalbini yakarak öğretiyordu…

    Aradan birkaç sene geçmiş, annesi de ailesini terk ederek kayıplara karışmıştı. Oğuz ergenliğe yetimhanenin soğuk duvarları arasında girmişti. Olan biten her şey başta canını yaksa da, zamanla suskun bir kabulleniş tüm anlarını ele geçirmişti. Hayatta tutunabileceği hiç kimsesi olmadığı gibi, sevdiği hiç kimse de yoktu. Yaşıtları kendine benzemiyordu. Onlar sürekli ağlıyor, yetimhaneden kaçma planları yapıyorlardı. " Buradan neden kaçılır ki ? " diye düşündü Oğuz. " Evde huzursuzdum, burada da mutsuzum. Ama en azından biri için gözyaşı döküp acı çekmiyorum. " diyordu. O gün ruhunun taşlaştığını hissetmişti. Büyümenin sevincini yaşayabilecek bir kalbi olmasa da, artık acı çekmeyeceğinin farkında olan açık bir bilinci vardı. Kararını o gün verdi : Kalan ömrünü bilincine tutunarak geçirecekti. İçindeki insanı bir gece ansızın boğazladı…

    Okul hayatıyla hiçbir zaman arası iyi olmamıştı. Dağların ne tarafa doğru uzandığı veya karelerin iç açılarının toplamı zerre ilgisini çekmiyordu. Onun gözlerinde merak uyandırabilecek tek güç, izlemekti. Hayatı, insanları, doğayı… Bu istenci de para getirmediği için, on sekiz yaşında yetimhane Oğuz'a yol vermiş, kendini soğuk sokaklarda bulmuştu. Açlıktan uyuyamadığı gecelerdeyse, sokakta tanıştığı ve hemen benimsediği köpeği Yağız'a sarılarak geçiriyordu. Bazen diğer evsizler kendine selam verip diğer sokaklara doğru yol alıyordu. Kendisi kadar sefil durumda olan insanları bu sokaklarda bulmak kolaydı. Hepsinin hikayesi az çok aynıydı. Ne paylaşabilirdi ki onlarla ? Hepsi birbirinden daha fazla trajedi yaşadığını iddia ediyor, acılarını yarıştırıyorlardı. Kimin en acınası olduğunun ne önemi vardı ? Oğuz'un tahminiyse : bu insanların amacı " Ben bu acıları yaşadım ama hâla hayattayım, güçlüyüm. " diyebilmek, kendini az da olsa insan hissedebilmekti. Övünecek tek özelliği hayatta kalabilmek olan bu insanların monoton sohbetleri onu boğuyordu. Bu anlamsız oyuna girmek istemediği için de sokakta yaşayan insanlarla kaynaşmıyordu. İnsan, bir şekilde insanlığını duvarların ardında da, sokaklarda da gösteriyordu. Yağız'sa tüm bu insanlardan daha samimiydi. Sokakta doğmuş, sokakta öleceğini kabullenmişti. Hayatta kaldığı için övünmüyor, her an bir arabanın altında ezilebileceğinin farkındalığıyla yaşıyordu. Bu yüzden Oğuz ile dost olmuşlar, kısa sürede yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Oğuz, Yağız ile aralarında bir fark görmüyordu. İkisi de derin bir kabulleniş içindeydiler. Özel olduklarını düşünmüyor, hayata sövmüyorlar veya övmüyorlardı. İnandıkları değerleri, gelecek hayalleri yoktu. Bir gün açlıktan veya soğuktan ölüp gideceklerdi. Bu, Oğuz'un benimsediği nadir anlamlardan biriydi.

    Seneler hızla geçmeye devam ediyordu. Soğuğun kemikleri titrettiği bir gecede biricik dostu Yağız, Oğuz'un kollarında titreyerek ölmüştü. Oğuz tam sebebini bilmese de, dostunun hastalıktan öldüğünü tahmin ediyordu. Yağız'ın neden öldüğünün veya nasıl öldüğünün de bir önemi yoktu. Oğuz daima bu günün bir gün gerçekleşeceğini bilerek Yağız'ı sevmişti. Dostunu ona layık bir biçimde gömmüş, birlikte yaşadıkları sokağa bir daha adım atmamıştı. Sokakları yuvası yapan şey dostunun varlığıydı. Şimdiyse onun kaskatı bedeninin soğuğu tüm sokağı sarmış, artık yaşanılmaz olmuştu. Oğuz hayatı boyunca son kez o gün ağladı. Kendini ne kadar buna hazırlasa da, tabiatına söz geçiremiyordu. Onu hâla insanlığa dahil eden son hislerini de Yağız'la birlikte gömerek uzaklara doğru yol aldı. Nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu. İlerleyen aylarda bir iş bulacak, küçük de olsa bir evde yaşamaya başlayacaktı. Düşündüğü gibi de olmuştu. Bir balıkçının yanında çıraklık yapıyordu. Tüm gününü ya balık temizleyerek, ya da boş kasaları taşırıyarak geçiriyordu. Ustası Cemal, onu kısa sürede benimsemiş ; güvenini ona emanet etmişti. Cemal sohbet aralarında arkadaşlarına Oğuz'u göstererek " Hayatım boyunca böyle bir insan daha görmedim doğrusu. Soru sormadıkça konuşmaz, kendisi de soru sormaz. Yüzünde ne hissettiğine dair en ufak bir mimik dahi oluşmuyor. Verdiğim her işi tam yapıyor. Bu da bana yetiyor. " diyordu.

    Bir gün Oğuz yaşını unutmuştu. Yirmi üç yaşında mıydı, yoksa yirmi dört mü ? Emin olmak için kimliğine baktı, yirmi beş yaşındaydı. Önündeki kasalar dolusu balığa bakarak acı acı gülümsedi. Bazen kendini de ölü bir balık sayıyordu. " Şu önümdeki kasalarca ölü balığın içine ben de karışsam, ne degişir ki hayatta ? " diye kendine sorular sorup cevaplayamadığı zamanlar da oluyordu. Ona hayatta hiç kimse bir rol biçmemiş, yaşamak için bir amaç sunmamıştı. Oğuz'sa bunun eksikliğini hiçbir zaman çekmemişti. Çalışıp para kazanıyor, arada fırsat bulup bu parayı harcıyordu. Hatta bir keresinde bir kitapçıya girmiş, renkli kapaklı bir kitabı satın alıp okumaya başlamıştı. Birkaç sayfa okur okumaz kitabı nefretle duvara fırlattı. Kitap ona kendisini sevmesini, tüm insanların özel olduğunu söylüyordu. Böyle saçma bir kitap olur muydu ? İnsan neydi, Oğuz bunu bilmezdi. Bazen bu konu merakını çekse de, bunu gerçekten bilmek istemiyordu. Çünkü insanı anladığı gün değişeceğinden ve kendisinin de tekrar insan olacağından emindi. Bu değişim geri döndürülemez olacaktı. Bunu demirden kalbi kaldıramazdı. İlla ki insan hakkında bir fikir yürütecekse : İnsan hakkında verilen keskin hükümlerin hepsi yanlıştı. Bu dahil…

    Düzenli olarak pazara gelip Oğuz'u seyreden kadın yine aynı yerdeydi. Gözlerini film izler gibi Oğuz'a dikiyor, hiç ayırmadan onu izliyordu. Oğuz başta anlam veremese de, bunu anlamaktan da çekindiği için bu kadını umursamıyordu. Bir gün kadın aynı cesur edasıyla Oğuz'a yaklaşıp selam verdi. Oğuz başıyla selama karşılık verdi. Gözlerini bir kez olsun kadına çevirmeden balıkları izlemeye devam etti. Kadın " Ne aymaz bir adam bu. Bir kez olsun dönüp bakmadı. " diyerek içten içe sinirlenmişti. İronik gerçeği kendisi de biliyordu. Oğuz bir kez olsun gözlerini gözlerine dikip baksa, kadının tüm heyecanı yok olacak, bir daha buraya gelmeyecekti. Ezilen gurununu yerde bırakamazdı. Yüzündeki öfkeli ifadeyi hemen değiştirerek tatlı bir edayla " Ben İrem. " dedi. Oğuz da başını çevirmeden " Ben de Oğuz. " diyerek yanıtladı. İrem biraz daha burada kalırsa boş sandıklardan birini Oğuz'un başına geçireceğinden emin olduğu için sessizce uzaklaşıp gitti. İlerleyen günlerde İrem gelip sorular sormaya ve cevaplar almaya devam etti. Oğuz tam bir buz küpüydü. Soru sormuyordu. İrem başlarda bu huyundan nefret etse de, zamanla sevmeye başlamıştı. Yavaş yavaş onu çözüyordu. Oğuz, ona göre özünde yabani biri değildi. İçindeki cevheri ortaya çıkaracak kimsesi olmamış, Oğuz da bunun eksikliğini hissetmemişti. İrem'se kararlıydı. Bu harabeden bir saray inşa edecekti. Bu sadece zaman meselesiydi...

    Oğuz ve İrem birlikte yaşamaya başlamışlardı. Oğuz daha önce hissetmediği hisleri hissediyor, gülümsüyor, kızıyor ve üzülüyordu. Bu durum başlarda anormal gelse de, zamanla buna da ayak uydurmayı başarmıştı. Bazense aynada gördüğü adamı tanıyamıyordu. Kendine ait ne varsa sevgi uğruna hepsi ipin ucuna asmıştı. İrem'in bir gün kalbinden gideceğinden çok korkmasına rağmen onu sevmekten de geri durmuyordu. Kendine ihanet ettiğini düşünmek onu darmadağan ediyordu. Bir anlam vardı artık hayatında, daha önce binlerce kez reddettiği anlamların şefkatli kollarında geçiriyordu günlerini. Her an o ellerin boğazına sarılacağından korkarak kapıyordu gözlerini. İrem de başlarda durumdan oldukça memnundu. Bu buz küpünü eritmekle kalmamış, istediği şekli aldırabilecek güce erişmişti. Oğuz'u sevdiğini hissediyordu. Yine de sık sık eski günlerdeki heyecanı ve mücadeleyi özlüyordu. Onun sevdiği ulaşılmazlıktı. Kendine bunu itiraf etmekte zorlansa da, Oğuz artık bir insandı. Milyarlarca ölü balıktan biriydi. Bu insanı kendi yaratmış, hayallerini birer birer gerçekleştirmişti. Verdiği değerden kat be kat fazlasını görüyor, Oğuz istediği hiçbir şeyi iki etmiyordu. Şimdiyse canı sıkılıyordu. Yaptıkları her şey aynı, soluk ve anlamsız tekrarlardan ibaretti. Buna daha fazla devam edemeyeceğini düşündü. Oğuz'la konuşacaktı. İş çıkışı bir kahve köşesinde buluşma ayarladı ve ilk günkü bakışlarıyla Oğuz'u izlemeye koyuldu. Oğuz'sa gözlerini İrem'in gözlerinden ayırmıyordu. Oğuz İrem'in söylediklerini önceden dinlemişçesine soğukkanlılıkla bekliyordu. İrem her şeyi anlatmaya başladı. Konuşması bittiğinde gözyaşları masaya akıyor, derin bir sessizlik ikisini de boğuyordu. İrem, Oğuz'un paramparça olduğunu hissediyordu. Ona verdiği her şeyi geri almış, geri döndürülemez bir yıkım yaratmıştı. " Keşke ilk günden çekip gitseydim, bir daha da dönmeseydim. " diye düşünüyordu. Oğuz'sa tek kelime dahi etmiyordu. Gözleri artık İrem'i değil, kendi içindeki canlanan insanın açlığını görüyordu. Bir insanı severek kendine, bir insan olarak da bilincine ihanet etmişti. Hayatın ona henüz çocukluğunda verdiği en büyük dersi unutmuştu. Şimdiyse kalbindeki doyumsuz açlık onu korkutuyordu. İrem, hızla çantasını alarak gitmişti. Oğuz onun gittiğini ancak bir süre sonra fark edebildi. Bilincinde inşa ettiği tüm gerçeklik alt üst olmuştu. Bundan böyle içindeki aç gözlü, sevgi dolu ve hüzünlü insan olan Oğuz'la mücadele etmek zorundaydı. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti...
  • 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesi bu…

    Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur… Mihriban’ın kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasına gelmektedir. İşte bu kız da aynı şeyleri kendi sıfatı yapmıştır. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

    Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

    Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der.
    7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılacaktır:

    Sarı saçlarına deli gönlümü,
    Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
    Ayrılıktan zor belleme ölümü,
    Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

    Yar, deyince kalem elden düşüyor,
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
    Lambada titreyen alev üşüyor,
    Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

    Önce naz sonra söz ve sonra hile,
    Sevilen seveni düşürür dile.
    Seneler asırlar değişse bile,
    Eski töre bozulmuyor Mihriban.

    Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
    Aşk değince ötesini arama.
    Her nesnenin bir bitimi var ama,
    Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

    Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
    Kar koysan köz olur aşkın külüne,
    Şaştım kara bahtım tahammülüne,
    Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

    Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
    Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
    Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
    Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

    Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz. Tabi Mihriban da… Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

    “Unutmak kolay mı? ” deme,
    Unutursun Mihriban’ım.
    Oğlun, kızın olsun hele
    Unutursun Mihriban’ım.

    Zaman erir kelep kelep…
    Meyve dalında kalmaz hep.
    Unutturur birçok sebep,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Yıllar sinene yaslanır;
    Hatıraların paslanır.
    Bu deli gönlün uslanır.
    Unutursun Mihriban’ım.

    Süt emerdin gündüz-gece
    Unuttun ya, büyüyünce…
    Ha işte tıpkı öylece,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Gün geçer, azalır sevgi;
    Değişir her şeyin rengi.
    Bugün değil, yarın belki,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Düzen böyle bu gemide;
    Eskiler yiter yenide.
    Beni değil, sen seni de,
    Unutursun Mihriban’ım.

    “Mistik bir olgunlukla, Son bir kez diyor… Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”

    “Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor… O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. “Unutmak kolay mı?” başlığı mektubun. “Unutmak kolay mı? deme/Unutursun Mihriban’ım” diyorum. “Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yeni de/Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban’ım” diyorum…
  • Dünya bir kediye benzer .Tutarsan kuyruğunda ,çıkarır tırnaklarını saplar damarlarına ,yavaş yavaş akar kan.. Ruhunun can damarlarinda. Farkına bile varmazsın .Farkına varınca ağlarsın.Çünkü gerçeği anlarsın. Ömür bir çiçek gibi solmuş.En yakın dostun toprak, Azrail düşmanın olmuş.Damarına saplanan tır nak değil, AZRAİL'İN in hançer i olmuş.