• Bilmiyorum...
    İçimi sıkan dışa vuramadığım bir suskun haykırış besliyorum,
    İçim içime sığmıyor oysa sen bir içimdin.
    Seni geçip siz mi olacak?
    Seni geçip bekleyeceğim...
    Seni geçip sensizliğin, sessizliğin ve bana bıraktığın sonbaharda yalnızlığın arkasında bekleyeceğim...
    Bilmiyorum...
    Belki demiştim keşke demedim, demeyeceğimde çünkü keşkeler sana yakışır, oysa ben bekleyeceğim sen keşke derken...

    M U A M M A
  • Sultan Vahidüddin (rh.a), başlattığı Kurtuluş Savaşı'nın zaferle neticelendiğini öğrenince bu saadetli günü Ayasofya'da kutlamak ister. Halbuki zaferini kutlamak istediği bu insanların niyetlerini iyi bilmektedir.

    Tabloyu ecnebi Sinyor Piyetro Quaroni'nin kaleminden sunalım:
    "Türk ordusu, her semti alevler içinde yanan İzmir'e girmişti. Yunanistan'la yapılan harp, artık sona ermişti.

    (..) Sultan'ın Ayasofya'da Türk kuvvetlerinin zaferini tes'id (kutlamak) için, teberrüken mevlüd okutacağı duyulmuştu. Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara Hükümeti Sultan hakkındaki fikrini, ona karşı neler tasmim ettiğini artık gizlememekte idi. Ve Sultan, kendisini de devirecek olan kuvveti, zafere ulaştırdığından ötürü, Cenabı Hakka hamd edilmesini istiyordu. (..)

    Büyük Camiye vardığım zaman hava kararmış, gece olmuştu. Ayasofya mü'minlerle dolup taşmakta idi. Büyük iç kapıdan girince, hemen loş bir yer seçip bir halı üstüne bağdaş kurdum. Bence Ayasofya'nın içi insan elinin yapabildiği şeylerin en güzellerinden biridir. (..)

    Binlerce kandilden ruha sükûn veren tatlı bir ışık dökülüyordu. (..) Mollalar, hafızlar sıra ile Kur'an okuyorlardı. Mihrabın yanında, bu mü'minler kalabalığının önünde O, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış mavimtrak paltosunun yakaları cömertçe açılmıştı. O.. Majeste Altıncı Mehmed.. Osmanlıların İmparatoru, mü'minlerin emiri, zıllullahi fi'l-arz, krallar kralı, sultanlar sultanı, âlemdeki hüsrevlere taçlar dağıtan ve daha nice unvanların sahibi SULTAN...

    Cemaat halinde eda edilen bir İslâmi ibadet, yani namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz. (..) Ulemadan bir zat mihrapta birkaç basamak yükseldi. (..) Arapçanın bazen peltek, bazen sert seda verişini, Türk dilinin kıvrak ahengi takip ediyordu. Kulaklarım arasıra bir kelimeyi farkedebiliyordu... Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş olduğunu hissediyordum.

    Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi:
    - 'Kahrolsun gavurlar!'

    Ve şu anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben, itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de, tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:
    - 'Kahrolsun gâvurlar!'

    Namaz, mevlüt ve duâ bitince sert bir kumanda duyuldu. (..) Majeste Sultan Ayâsofya'dan ayrılıyordu.
    Yanımdan geçerken dikkat ettim:
    Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, duâ okur gibi bir hali vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ kıbleye doğru açıktı. Yüzü çok sararmıştı."

    KAYNAK: Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, İstanbul 1967, sayfa 367.
  • "Hiç olmak!" Binlerce yıl boyunca, bu büyük haykırış milyonlarca insanı isteğe ve acıya karşı ayaklandırdı.
  • "Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun."
  • Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak.
  • Bazen haykırış olup akıyorsun içime!...
    Bazen fırtına öncesi sessizlik.
    Bazen alabora yüreğim vuruyor kıyılarına,
    Bazen yalvarmakli sesin...
    Bazen ağzım açılmıyor susuyorum!...
    Bazen durmuyor yüreğim...
    Bazen yanibasimdasin!
    Bazen bir veda sözlerin...
    Bazen diyorum galiba geldi
    Bazen görüyorum bu başka biri!
    Ve ben bazen "Seviyorum seni"
    Bazen en büyük nefretim...
  • Miraç Çağrı Aktaş sevenlerine "sevgi, kadın ve aşk" temalarıyla okurların yanlarından ayırmayacakları bir başucu kitabıyla ulaşıyor. Samimi ve farklı duygulara hitap eden kitap her bölümde başka pencereleri aralamanıza fırsat veriyor.

    Deneme yer yer tartışmalarla iç içe geçmiş bir tarzda kaleme alınmış bir eser. Aşkın gücü ve ıstırabı konularında bir varış noktası olabilecek düzeyde didaktik ve betimleyici bir üslup kullanılmış. Metafor düzeyinde "kadının yeri" ve "erkeğin soyadı" üzerine sembolik bir anlatıma sahip bir anlatı okuyoruz.

    Diğer popüler kitaplarda rastlayabileceğimiz kurgu yerine belirli temalar üzerinden yazar her bölümde farklı bir dünyayı okurlarına sunuyor. Pek çok bağımsız bölüm temaların bir parçasından büyük resmi görmelerini sağlıyor. Bu da okurların her an yanlarından ayırmayacakları her sayfasıyla insana hitap eden samimi bir tarz ile okuyucunun tenini sarıyor.

    Sevdiği kişiyle var olan ve onun yokluğun derin bir hüzne sarılan genel bir çizgi çekiyor ve yazıyor. Ağırlıklı olarak bölümlerde kadının yüceltilmesi ve "Özgecan Aslan" ile ilgili toplumun hassasiyetine uygun olarak kaleme aldığı yazısıyla okuyucudan tam not aldığını söyleyebiliriz. Bu da sosyal ve bireysel aşkın insan noktasında ortak noktada buluştuğunun üzerine durduğunu gösteriyor.

    Genel olarak tamamlanmamış cümleler ile tamamlanmamış aşkların kitabı olduğunu her mısrada öne çıkan bir gerçek... Denemenin tür olarak barındırdığı içsel bir tartışma ortamına ağırlıklı bir ulaşılamamış, anlaşılamamış yoğun bir sevgi ve bağlanma ihtiyacı yansıyor.

    Mükemmel olmadığına inandığı zaman zaman karşılıksızlığa varan aşk, kitapta sevgi ile iç içe geçmiş bir sözcükle sevgiliye sitemle yer alıyor… Anlatıcının anne, kadın ve aile üçlüsünün içerisinde ağır basan insanın soluduğu bir atmosferde konumlanmış. Aşk acısı zamanla karşıdakinden başka anlatıcının kendisini saran bir tutku ve saplantıya dönüşüyor, pek çok yer de defalarca haykırış bazen okuyucuyu bile etkiliyor. Tekrar eden kör aşk karanlık bir kara deliğe okuyucuyu sürüklerken sayfalar arasında kaybolmanız içten bile değil.

    Fazla bölümlerden oluşması duygu akışının sürekli acı çeken bir ruh haliyle yazılması okurken insanın yorulmasına neden oluyor. Bu nokta da yazarın diğer kitaplarında enerjisi yüksek kitaplar ve daha keyifli okunabilirlik sunacağını umut ediyorum ve sabırsızlıkla bekliyorum. Kurgu olmayışı anlatı, deneme hatta tartışmaya varan bir akış içerisinde yazar bazı düşüncelerini defalarca altını çizmesi yazarın bir çember etrafında insanlara mesajını daha yoğun verdiğini gözlemliyoruz. Bu da okuyucunun kitabı aralıklarla düşünceleri anlamak için zaman ayırmasına neden oluyor.

    Miraç Çağrı Aktaş pek çok okurunu bu kitabıyla akşam okuyabilecekleri bir dost edindirmişe benziyor. İnsanların aşk ve sevgili konularında gelenekten beslenen bir tarzda aydınlatabilecek yeri gelecek dinleyecek bir dost… İnsanlara aşk üzerine soyut bir deneme sunarken sevgilinin ve kadının nasıl davranılması gerektiği konusunda da ütopik bir çalışma sunduğunu söyleyebiliriz.

    Kitap bir tatlı sözcüğe veya hak eden bir sevgiliye dünyaları verebilecek bir kör aşığın saplantılara kadar gidebilecek içten ve samimi bir haykırışını anlama ve yaşadığı içsel buhranı ele alan ağırlıklı olarak duygu hali sürekli daha iyi olabileceğine inanan bir karamsarlık yaşıyor.

    İlişkiler ve aşk üzerine yer verdiği denemelerinde insanı sarsan gerektiğinde nasıl olması gerektiğiyle fikrini açıklamaktan çekinmeyen, bir öğretmen olarak topluma ve insanlara ders vermekten de geri kalmayan bir üslup… Okurken bazen çok yorulsanız da bazen kitabın kendini tekrarladığını düşünseniz de hayat kadar sürprizlerle dolu bir kitap ve pek çok yerinde gül bahçesinden çok dikenlerin sizi karşıladığını hissettiren bir kitap.