"Yabancıyı, kendini sevdiğin gibi sevmelisin, çünkü sen de Mısır'da bir yabancıydın. Saf mantıkla düşününce, bunun anlamı: Sana sokaklarda paçavra gibi davrandılar, o zaman özgürlüğüne kavuştuğunda, sen de diğerlerine öyle davran. Ama teolojik olarak o söz şu anlama geliyor: Ey Yahudi, bu Nil ülkesinde cehennem azabı çektin, acının ne olduğunu ve insanı ne hale soktuğunu en iyi sen bilirsin. Bu yüzden, sana kimsenin davranmamış olduğu gibi ama, sana nasıl davranılmasını istiyorsan, öyle davran yabancıya."
"Yetişkin bir insan olarak toplama kampları cehennemi azabını çekmiş olan ya da İncil'in dediği gibi, acı kupasından acıyı son damlasına kadar içmek zorunda kalmış olan ve bütün bunları nefret duymadan, sevgiyle, insanlık için yaşayıp atlatabilmiş olan siz, siz Tanrı'nın iki ayak üstünde duran canlı kanıtısınız. Çünkü, içinizde için için yanmakta olan kıvılcım bütün o olanlardan sağ salim kurtulduysa ve siz buna rağmen hâlâ insanlığa inanabiliyorsanız, o zaman Dorothee Sölle ve sözde "Tanrı öldü" teologları haksızlardı. Çünkü, eğer Auschwitz'de inanıldıysa, o zaman Auschwitz'den sonra yaşayan bizler kesinlikle inanmaya devam etmeliyiz."
"Elini cebine atarak, o anda hemen bir yemek bulmasına yardımcı olacağın yerde, dilenciyi öteki dünya ile teselli ederek ya da Tanrı'nın kendisine yardım edeceğini, ona iman etmesi gerektiğini söyleyerek açlıktan ölmesini engellemen üzerine doğmuştur ateizm."
"...Tanrı, ne biat edilmek, ne hürmet edilmek ne de tapılmak ister. Esasında istediği şey, onun istediği yolda yürümemiz. Bunu biat ederek ve "Tanrı'ya şükürler olsun" ilahisiyle yapıyorsak, fiilen tanrıya hizmet etmiş oluruz. Ama yine de Buber'dan bir alıntı yapmaktan kendimi alamıyorum: 'Birçok ateistin Tanrı'ya, çok sayıda Hahambaşı'ndan, Kardinal'den ya da Eyalet Psikoposu'ndan daha iyi hizmet etmediklerinden emin değilim.' "