Kısacası böyle
Ben böyle bir insanim herkese karsi ayni degilim o yüzden beni benden öğren.Sana bağlandıysam seni seviyorumdur,kılına zarar gelsin istemem,salaksın derim ya da zorbalarim seni,en güvendiklerim arasinda olmaya başlamışsındır,söylediğin şeylere dikkat ederim bir sözünle ya mutluluktan havaya uçarım ya da kırgınlığıdan ağlarım,bazen seni sıkıyormusum gibi hissederim,kırılırsam peki derim,diyecek birşey bulamadiysam heeee,ağladığımı sana söylerim,lakap takarım,bana taktigin lakap olursa sevinirim,fikirlerini önemserim,her saniye soru sorarım,her saniye yazarım,ikinci ismimi bilirsin,her şeyi sana anlatmak için can atarım ve en önemlisi sana kendimden bile çok değer veririm...
Düşünce
Ahmetttt düşmeeee heeee … sadece önceliği sen değilsindir ;)
“İnsan 10 saniye mesaj atamayacak yoğun. 5 dakika görüşemeyecek kadar meşgul değildir…”
Hayata Dair
Reklam
Ne parmak kaldırcam ki
Ne parmak kaldıracan ki” Rüzgârın uğultusundan duyulmaz diyerek, yaklaşmadan uzak mesafeden biraz bağırarak: “Selamünaleyküm!” — Su yok su..! :) — Su yok su..! Burda su yok diyorum. — Neden suyun yok!? Çayını içmeye geldim amaa… — Aha burda su yok, su yok diyorum. Derken diğer bir taraftan da ne demek istediğini iyice anlatabilmek için; toprağın üzerinde dövünürcesine ayak topuğu ile sertçe kurumuş toprağa vururken kelimesini destekliyordu adeta. Toprağın üstünde tepinmesi; su olsa bu topuk vuruşu ile su fışkırır çıkardı :) “Aha işte su yok, su..!” Bizimki bir tebessüm eder :) “Ne anlayışsızım yaw,” der kendi kendine. “Öküz müyüm ne?” “Hele şuna bir ders vereyim de… Çobanın suyu olmaz olur muymuş yaw? Kurdu var, kuşu var, uçanı var, kaçanı var, misafiri var; çobanın suyu biter miymiş? :)” — Haklısın, haklısın da bitti işte. — Ee buyur, oturalım hele deyşté (düzlük alan). — Kömsürlü Cafer ne ediyooo, hasmı eyimi…?? :) Hönggg…! — Ne diyon la!? O kim ya emmi? Gözün kaymağını yiyem, sorduğun kişiyi bilmiyem, seni bile…
Edebiyat
DOĞU DENİZ -29
29. BÖLÜM – KULAK MİSAFİRİ Akşam, Karadeniz’in kendine has serinliğiyle bağ evinin üzerine çökmüştü. Dağlardan inen rüzgâr, ter kokusuna karışan fındık yapraklarını savuruyordu. Ufukta kaybolan gün ışığıyla birlikte, işçilerin yorgun ayak sesleri yamaçtan aşağıya doğru yankılanıyordu. Sebahat abla, önde yürüyenlere seslendi: “Az kaldı kızlar, çok yakında fındık işi de bitecek. Sonra herkes evine, ailesine kavuşacak!” Yorgun yüzlerde hafif bir tebessüm belirdi. O an, Çimen’in ayağı hafifçe kaydı, bir taşın üstünde dengesini yitirdi ve yere düştü. Doğu, hiç düşünmeden koştu. “Çimen! İyi misin?” diyerek elini uzattı. Çimen, gülümsemeye çalışarak başını kaldırdı. “İyiyim, iyiyim… biraz ayağım burkuldu sadece.” O sırada Behiye’nin gözleri istemsizce onlara takıldı. Doğu’nun telaşla Çimen’e yardım etmesi, içinde kıyıya vuran bir kıskançlık dalgası uyandırdı. Sonra kendi kendine sessizce, “Yok… yok. Çimen’e kardeşi gibi bakıyor. Öyledir…” diyerek içini bastırdı. Sebahat abla ve diğer işçiler koşup geldiler. “Ne oldu kızım, bir şeyin var mı?” dedi Sebahat abla telaşla. Çimen, “Yok abla, Doğu sağ olsun, kaldırdı hemen.” dedi gülümseyerek. Doğu, üzerindeki toprağı silkeleyip ayağa kalktı. “Tamam, siz ilgilenin. Ben önden gidiyorum,” diyerek biraz da kendi payına düşeni yaptığı düşüncesiyle önden yürümeye başladı. Kısa bir sessizlikten sonra Çimen, Behiye’ye dönerek kıkırdadı: “Fark ettin mi? Doğu sanki bugün hiç çalışmamış gibi enerjikti. Hemen yardımıma koştu.” Behiye dudaklarını ısırıp, gözlerini yere dikti. “Ben biliyorum neden o kadar enerjik olduğunu.” Çimen merakla sordu:
1000Kitap
Çay bu aralar sardı heeee
Heeee (Anlamadım)
Reklam