Artık bitmek, memleketle birlikte parçalanıp yok olmak istiyordu ve bunu istemekte hakkı vardı. Çünki, vatanın havasında hep kurban kanı kokuyordu ve genç adamın ciğerleri bu havayı durmadan içine çektikçe sanki ölümle alışkanlık peydah ediyor, ölümün acı, korkunç ve fakat asil tadına varıyordu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Biz diyorduk ki, Bulgar komitacıları mini mini Türk yavrularının kafataslarında analarının kanını içtiler; gülüyorlardı. Diyorduk ki, vahşi Makedonyalılar beyaz etli Müslüman kızlarını çiğ çiğ yediler ve aksakallı ihtiyarları şişe geçirip kendi evlerinin ateşi üzerinde diri diri çevirdiler... Gülüyorlardı.
İşte Türk milletinin en büyük derdi: Kendi ululuğunu, kendi heybetini, bünyesindeki o eşsiz dayanma kabiliyetini bilmiyor. Kahraman adalelerini beğenerek seyredeceği yerde onun üstündeki paçavralara bakıyor. ‘Eyvah, ben bu muyum?’ diyor. Hayır, sen bu değilsin? Sen bu paçavraların altındaki adalelersin! Bu sözü ona kim söyleyecek? Kim ona 'Hayır, sen bu değilsin!' diyecek! İşte ben, bunu söyleyecek adamı dört gözle bekliyorum.
Halbuki, öbür tarafta hayat var. Koca bir milletin engin hayatı var. Bunun içinde kaynayan acılardan, ihtiyaçlardan, istek ve dileklerden bir siyasî parti prensipleri çıkarmak kimin aklına geldi?