the dark and the wicked (2020) – bryan bertino
kırsalda bir çiftlik, ölüm döşeğinde bir baba, perişan bir anne… ve görünmeyen bir kötülüğün adım adım içeri sızışı. film boyunca tek kelimeyle huzur yok. her sahnede bir şey olacak hissi boğazına oturur ama geldiğinde de hiçbir şeye hazırlıklı değilsindir. umut kırıntısı bile yok. finalde anlıyoruz ki, kötülük yalnızca geldiği yerde değil, artık onların içinde. bertino zaten the strangers ' la bizi dağıtmıştı, burada ise göğüs kafesini parçalayarak yapıyor aynı şeyi.
the medium (2021) – banjong pisanthanakun
tayland'da geçen bir şaman belgeseli gibi başlıyor ama kısa sürede çığrından çıkıyor. din, inanç, cinler ve folklor birleşip deliliğe dönüşüyor. bedenin içine giren varlık, sadece ruhu değil, tüm aileyi lime lime ediyor. finalde kötülük ne kovulabiliyor ne de anlaşılabiliyor. en korkunç olan da şu: tüm bu kabus, bir inancın devamı gibi sunuluyor. gerçekmiş gibi izliyorsun, sonunda gözlerini kapatsan da içinden atamıyorsun.
hellraiser (1987) – clive barker
acı ve haz arasındaki sınırı arayan insanların kapısını cehennemden gelen varlıklar çalıyor. cenobite'lar yalnızca kurbanlarını öldürmez, ruhlarını da yavaş yavaş söker. filmin sonunda kurtuluş yoktur, çünkü aradıkları “şey” aslında çoktan onları içten içe yok etmiştir. clive barker, hem beden hem zihin üzerinden bir kabus örgüsü kurar. finalde herkes kaybeder. kimse aynı kalmaz. zihin orada asılı kalır.
pulse (kairo) (2001) – kiyoshi kurosawa
internetin henüz yeni yeni hayatımıza girdiği dönemde, teknolojiyi bir lanet gibi işleyen en depresif japon korkularından biri. hayaletler artık dijital dalgalarla yayılıyor, şehirler yavaşça sessizliğe gömülüyor. film bittiğinde dünya çoktan sona ermiş, insanlar kendi gölgelerine bile karışamaz hale gelmiş oluyor.