• Gerçekten de hepimiz, hem de sık olarak , hemen hemen deli sayılırız!
  • 272 syf.
    Ölüm deyince hemen adımlarını geri geri atmaya başlayan insanoğlu otanazi veya intihar deyince adımlarını koşarak geri geri atmaya başlar. Hemen kalkanlarini çıkarır ve kimisi dini doktrinler nedeniyle kimisi de humanizmin doktrinleri nedeniyle hiç düşünmeden bunları reddeder hatta konuşulmasina ve mevzu bahis edilmesine dahi tahammül edemeden konuyu on saniye içinde kapattırır. Ancak ne kadar konuyu kapattirsak kapattiralim şu an dahi dünyanın hatta ülkemizin bir yerinde bir insan birtakım nedenlerle intihar ediyor olabilir veya dünyanın hatta ülkemizin bir yerinde ağır bir hasta veya başka bir nedenden dolayi çektiği acılarına dayanmayan bir insan gerçek manada ölmeyi istiyor olabilir. İşte bu herkesin kacindigi ve yoksaydigi otanazi ve intihar konusunun özellikle hukuki açıdan enine boyuna irdelendigi değerli bir eser karşınızdadir.

    Yazar bir hukukçu ve haliyle konuyu hukuki açıdan ele almıştır. Salt günümüz açısından değil, antik çağdan günümüze konuya insanlık tarih boyunca nasıl yaklaşmış ve bu yaklaşımı nasıl değişikliklere uğramış açık, anlaşılır ve insanı fazla sıkmayacak şekilde anlatmıştır.

    İçerik hakkında birkaç şeye deginip incelememi noktalayacagim:

    ● Başta Antik Yunan ve Roma'da olmak üzere insanların hayata bakışları günümüzden oldukça farklı bir haldelerdi. O zamanin insanı doğayı olduğu gibi kabul edip kendisini de doğanın mutlak bir parçası olarak görüyor ve doğada her şeyin mutlak bir değişim içinde olduğunun bilincinde yaşıyorlardi. Ve doğa ile bir savaş içinde değillerdi. Ölüm de doğanın getirdiği kaçınılmaz bir parçaydi. O zamanki insan bu parçayı ne kadar geç karşılasak daha iyi olur şeklinde değil aksine elden ayaktan çok düşmeden 'onurlu bir şekilde' karşılamayı yegliyorlardi. Tabi herkes bu şekilde değildir ancak bu tutum şimdiki gibi veya şimdiki kadar anormal karşılanmıyordu. Zaman içinde dinlerin etkisi ile sonra akabinde dinlerin düşüşü ancak humanizmin ve laisizmin yükselişi ile insan artık ne olursa olsun uzun yaşamaya çalışır hale geldi. Daha da önemlisi bunun tersini isteyecek bir insan dahi hayal etmeye, düşünmeye tahammül edemez hale geldiler. Nitekim gerek dinlerde gerekse laisizmin olduğu dünyalarda intihar ve otanazi ceza gerektiren bir eylem olarak görülmüştür. Dinlerin getirdiği cezaların oldukça fazla ve daha absürd olduğunu da belirtmek gerekir.

    ● İnsan doğadan çıkıp toplum içine girince yani devlet içinde yer alınca kişi oluyor. Bir kişinin de en temel hakkı yaşama hakkı oluyor. Diğer tüm haklar da bu yaşama hakkına bağlı oluyor yani hiyerarşik olarak en tepede bu hak bulunuyor. Yaşama hakkı da haliyle bedenin korunmasını gerektiriyor. Bunla birlikte intihar Aristo'dan beri devlete karşı bir suç olarak da görülüyor. Hatta topluma karşı.. Otanazi ise tam olarak intihardaki gibi bir tepki almasa da o da birçok tepkiye maruz kalıyor.

    Özetle, konuyu iki perspektiften inceleme fırsatı bulacaksınız bu kitabı okurken: Tarihi süreçte intihar/otanazi ve Hukuki anlamda intihar/otanazi.


    Not: Başlık mizahi manada atılmıştır. Bir yere gittiğim veya gitmeyi düşündüğüm yoktur.

    Keyifli okumalar.
  • -Hemen dedikodumu yapmışsın ..biti seni.
  • Léon’un ardından Mathilda’nın yolculuğuna odaklanan bir devam filminin senaryosunun hemen yazıldığı söylense de Luc Besson’un açıklamaları bunun aksini gösteriyor. “Ne kadar çok insanın bana Leon’un bir devam filmi olup olmayacağını sorduğuna inanamazsınız” diyor Besson ve ekliyor: “Her gittiğim yerde soruyorlar. Eğer beni motive eden şey para olsaydı, çok uzun zaman önce böyle bir film çekerdim. Ama içinden gelmiyor.” Yönetmen koltuğuna oturduğu filmlerde parayı her daim ikinci planda tutan Besson sözlerine şöyle devam ediyor: “Natalie artık yaşlandı, anne oldu. Artık çok geç. Eğer yarın bir devam filmi için aklıma bir fikir gelse, elbette çekerim. Ama yeteri kadar kuvvetli bir fikir bulamadım henüz. Para için devam filmleri yapmak istemiyorum, layık olduğu için yapmak istiyorum. Yapacağım filmin ya aynı derecede iyi olmasını, ya da orijinalinden daha iyi olmasını istiyorum.” Bütün bu açıklamalar doğrultusunda Léon’un devam filmini beklemek manasız olurdu. Nitekim Transporter 3’nin yönetmeni Olivier Megaton’un ismi, Besson’un halihazırda yazdığı söylenen devam filmini yönetmesi için geçiyordu. Ancak Besson’un kendi yapım şirketini kurmak adına Léon’un tüm haklarına sahip olan Gaumont Film Company ile olan bağını tamamen koparması da Megaton’a göre bu projenin hayata geçememesindeki engellerden bir diğeri.
  • Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmdan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?
  • Seyyah : Seven sevdiğini bırakır da nasıl gider ?

    fesleğen ;  Bak güneşe  nasıl doğup sonra da batıyor bir şeyin doğması batacağının , gelmesi de gideceğinin alametidir. Gitmeyecekmiş gibi neyi seversen, sevdiğin şeyin gidesi gelir hemen.
    Hem gelmek bir anlamda da ''vakti gelince gidicem bak ona göre sev beni '' demek değil midir.?
  • Ahmet Haluk Dursun hocaya rahmet ve dua ile....

    ""Makam Odasını Kumrulara Terk Eden Bürokrat"

    Trafik kazasında hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Ahmet Halûk Dursun, Topkapı Sarayı Müdürlüğü yaptığı dönemde makam odasını, avizeye yuva yapan kumrulara terk etmişti.

    Haluk Dursun yaşananları şöyle anlatmıştı:

    Aslında bu olayı emekli olup, köşeme çekildikten sonra yazmayı düşünüyordum. Çünkü biliyordum ki, ben yine çenemi (kalemimi) tutamayarak zülf-ü yâre dokunacağım...

    Ama o dönemde yaşananları anlattığım bir dostum çok ısrar etti, “bunu mutlaka yazman lazım” dedi. Ben de hikâyenin içinde hem bürokratik bir zihniyet hem de gerçek bir aşk hikâyesi bulunduğu için saray tarihine bir kayıt düşürmeye karar verdim...

    Kimse ısrar etmesin isim vermeyeceğim.

    Topkapı Sarayı'nda müdürlük yaptığım dönemde, makam odamda otururken bir kumrunun açık pencereden girerek avizenin etrafında uçtuğunu gördüm. Hiç kımıldamadan seyretmeye başladım.

    Kumru sanki tavaf eder gibi odanın her tarafında dolaştı, avizenin üzerine kondu, bir süre oturdu. Sonra geldiği gibi uçup gitti. Biraz sonra yanında başka bir kumru ile tekrar geldi.

    Bu sefer sanki bir ev (saray) sahibi edasıyla onu gezdirdi. Yeni geleni elinden, (kanadından) tutar gibi aldı ve avizenin içine oturttu. Bir süre koklaştılar. Sonra uçup gittiler.

    Ertesi gün ikisi birlikte ağızlarında dal parçacıkları ile geri geldi ve avizenin içine bir yuva kurmaya başladılar. Yuva bir kaç gün içinde kuruldu.

    Ben olup biteni hiç ses çıkarmadan izliyordum. Dişi kuş yumurtlama hazırlığı yapıyordu.

    Galiba onlar da beni izliyordu ki, hiç tedirgin olmuş gibi görünmüyorlardı. Buna karşılık dışarıdan odaya başka birisi girince, hemen ürküp pencereden kaçıyorlardı. Baktım olmayacak, makam odamı onlara bırakıp hemen karşıda bulunan küçük bir odaya geçtim.

    Bir gün televizyon çekimi için Topkapı Sarayı'na gelen gazeteci dostum rahmetli Savaş Ay, “hocam niye bu küçücük odada oturuyorsun” diye sordu.

    “Ben hâlden anlarım, bir kumru arkadaşım sevgilisine, “ben seni saraylarda yaşatacağım” diye söz vermiş, insan yuva kurana yardımcı olmaz mı” dedim.

    “Hocam ne olur göster şu yuvayı bana” dedi ve kapıdan odadaki yuvanın fotoğrafını çekti.

    Ertesi gün beni Ankara'dan arayan arayana... “Derhal makam odası açılsın, kumruların yuvası dağıtılsın, saray bakımsızlıktan perişan olmuş görüntüsü verilmesin” dediler.

    Meğer Savaş Ay haber yapmış bizim kumru hikâyesini...

    Hemen aradım, “üstad sen ne yaptın” dedim.

    “Hocam bu kadar güzel malzeme (haber) buldum, yazılmaz mı Allah aşkına” dedi.

    “Gazetede sabah toplantısında anlattım, herkes ayağa kalktı ve seni alkışladı” diye ilave etti.

    “Sadece gazete değil, Ankara da ayağa kalktı sayende” diye cevap verdim.

    Şimdi ne yapacaktım? Çifte kumrulara kol kanat gerip onların saadetlerini korumaya mı çalışacaktım, yoksa odayı kullanıma açarak bir yuvanın dağıtılmasına mı neden olacaktım?

    Bir şekilde, ya ben makamı, ya da o kumrular makam odamdaki yuvalarını kaybedeceklerdi.

    Akşama kadar Bakanlıktan beni aramayan kalmadı...

    “En azından yumurtadan yavru kuşlar çıksın, uçup gidene kadar bekleyelim” diye düşündüm.

    “Ben yuvayı almam, siz beni görevden alın isterseniz” dedim.

    Ertesi gün yuvaya bakmaya gittim ki ne göreyim, yuva yerinde duruyordu ama kumrular yoktu.

    Yuva yerinde durmasa, “birisi kuşları ürküttü, kovaladı” diyecektim. Halbuki yuva yerli yerinde duruyordu. Kumrular sanki durumu hissetmiş ve sessizce çekip gitmişlerdi. Bir daha da hiç gelmediler.

    Ben daha sonra Topkapı Sarayı'ndan Müsteşar ve Bakan Yardımcısı olarak Ankara'ya gittim.

    “Kuşların yuvası dağıtılsın, makama sahip çıkılsın” diyenlerin ise hiçbirisi Bakanlıkta makamlarında kalamamıştı.

    Muhakkak ki, biz de bir gün bu makamlardan uçup gideceğiz. Kuşlar ise hep sevmeye, uçmaya ve yuva kurmaya devam edecek."

    Prof Dr Ahmet Haluk Dursun Hocamızın Mekânı Cennet Olsun...