Bu dünyada yaşamaya çalışmak yalnızca absürd değil, aynı zamanda çok zor bir işti de. Hayatınız boyunca kaç kere iç çamaşırı giydiğinizi düşünsenize mesela. İğrenç, boğucu, aptalca bir şeydi.
Öğleye kadar yataktan çıkmamaya karar verdim. Belki o zamana kadar dünyanın yarısı yok olup giderdi ve hayata tahammül etmek yarı yarıya kolaylaşırdı. Belki öğleyin kalkınca kendimi daha iyi, daha yakışıklı hissederdim...
Hiçbir şeyi çözememiştim. Üstlendiğim bütün işlerde yerimde sayıyordum. Babam uzun zaman önce hayatta başarısız olacağımı söylemişti. Zaten kendi hayatı da bir başarısızlık silsilesinden ibaretti... Ne de olsa aynı kanı taşıyoruz.
Neydi bütün bunların anlamı? Yaşamımız boyunca beş kuruşsuz sürünüp, bir gün yine beş kuruşsuz geberip gidiyorduk. Hayat, insanı yıpratan bir oyundu. Sabah uyanıp ayağa kalkabilmek bile bir tür başarı sayılmalıydı bu hayat koşullarında.
Tekrar koltuğuma oturdum. Ölmek için doğmak. Hayatından bezmiş zavallı bir kemirgen gibi yaşamak kaderimdi sanki. Yaşadığın andan çılgınca zevk almak bana hiç nasip olmayacak mıydı? Neden kendi cenaze törenimi izliyormuş gibi hissediyordum?