Bana o dönem olan şey şuydu: Bir yıl boyunca, neredeyse her an kendimi asarak mı; yoksa bir kurşunla mı öldürmem gerektiğini sorarken, tarif ettiğim düşünceler ve gözlemlerle meşgulken, kalbim acı verici hislerle işkence görüyordu.
Yolumu kaybettiğimi, durumun başıma nasıl geldiğini anladım. Yoldan çıkmamın sebebinin yanlış düşünmem kadar kötü yaşamanın da bir sonucu olduğunu fark ettim.
Öyleyse kendini öldür, bu konuyu kafana takma. Hayattan hoşlanmıyorsan, intihar et. Yaşadığın halde hayatın anlamını bilmiyorsan, hayatına son ver. Hiçbir şey yapmadan durup hayatı nasıl da anlamadığın hakkında konuşmaya, yazmaya başlama. Etrafın ne yaptığını bilen, her işi yolunda giden neşeli insanlarla doluysa, eğer sıkılıyorsan, bundan rahatsız oluyorsan, burayı terk et.
Arka arkaya gelen günlerin, gecelerin beni ölüme sürüklediği gerçeğinden kaçamıyordum. Sadece ve sadece tek gerçeği görebiliyordum. Kalan her şey bir yalandı.
Ruhsal durumumu kendime şu şekilde açıkladım: Hayatım bana biri tarafından oynanan aptalca, şeytani bir tür şakaydı. Beni yaratmış olabilecek birinin varlığını kabul etmesem de, birinin beni dünyaya aptalca, şeytani bir tür şaka olarak getirmiş olabileceği fikri içinde bulunduğum durumu açıklamanın en doğal yoluydu.