Aşk ve Öbür Cinler - Kitap Özeti
Gabriel García Márquez’in büyülü gerçekçilik akımıyla kaleme aldığı bu roman, 1700’lerin Kolombiya’sında geçer. Marki’nin yedi aylıkken dünyaya gelen bir kızı olur; Marki, eğer kızı hayatta kalırsa evlenene dek saçlarını hiç kestirmeyeceğine dair bir adak adar. Kız hayatta kalır ancak ne annesi ne de soylu babası ona sevgi gösterir. Bu ilgisizlik nedeniyle küçük kız, kölelerin arasında başıboş bir şekilde büyür.
On iki yaşına geldiğinde bir köpek tarafından ısırılmasıyla hayatı değişir. O dönemin şartlarında teşhisi zor olan kuduz hastalığına yakalandığı düşünülür. Doktor, kızın kuduz olmadığını belirtse de kimse ona inanmaz. Soylu bir aileden gelmesine rağmen siyahi kölelerin arasında büyümesi, çevresindekilerin "onun içine şeytan kaçtığına" inanmasına neden olur ve bu sebeple zorla bir manastıra kapatılır.
Manastıra kapatıldıktan sonra, sadece "farklı" biri olduğu için ağır bir kötü muameleye maruz kalır. İçindeki sözde cin ve şeytanı çıkartmak için acımasız ayinler düzenlenir. Ancak bu süreçte, ayinleri yönetmekle görevlendirilen bir kişi kıza aşık olur.
Aslında bu hikaye, sadece küçük bir kızın dramını değil; toplumun kendi korkularını ve "farklı" gördüğü her şeyi bir canavar gibi görmesini anlatır. Manastırın soğuk duvarları arasında yeşeren o beklenmedik aşk bile, bağnazlığın ve körü körüne inanışların ördüğü duvarları yıkmaya yetmez. Márquez, bu sarsıcı hikayeyle bizlere asıl "cinlerin" insanların zihnindeki önyargılar olduğunu fısıldar. Kitap, batıl inançların gölgesinde kalan masumiyetin nasıl yok edildiğine dair derin bir toplumsal eleştiri sunarak sona erer.