• Ve bu yorgun bu hüzünlü yüreği, benim değilmiş gibi hiç kimse görmeden, şöyle bir yol kenarına bıraksam.

    Edip Cansever
  • + Ona bir kitap götürelim mi? Hayatında hiç kitabı olmuş mudur acaba?
    - Sanmam. Denizi görmeden ölmek gibi bir şey bu. Ne söylediyse ne duyduysa hayatında o var.
  • Ölüm, söz konusu olduğunda dahi bir anda nutkumuz tutuluverir; adeta söyleyecek bir söz bulamayız. Biri vefat ettiğinde en çok duyacağımız sözler, çok erken olduğu ya da hiç beklenilmediğiyle ilgilidir. Oysa ne zaman öleceğimizi hiçbirimiz, hiçbir zaman bilmiyorduk ki... Bize ölümün ne zaman geleceği ile ilgili bir tarih verilmişti de o tarihten önce mi gerçekleşti? Ya da etrafımızdaki insanların ölümsüz olacağı mı söylenmişti? Oysaki Kur'an-ı Kerim bize hatırlatıyordu ölümü, "Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz." (Ankebut - 57) ayetiyle.
    Bizim ölüme bu denli uzak olan görüşümüzün en temel sebeplerinden biri kendimizi bir oyalanma olan dünya hayatına fazla kaptırmamızdandır. Böylelikle ölüm aklımıza gelmiyor ve başımıza geldiği anda ya da sözü dahi geçtiği anda başımızdan aşağı kaynar sular dökülmüşçesine sarsılıyoruz.
    Peki nedendir bu bizdeki dünya sevdası? Sürekli dünya hayatımızı güzelleştirmeye çalışırken vaktimizi tüketiyoruz. Yunus Emre, "Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur." diyerek ne de güzel söylemiştir. Bu dünya hayatını her ne kadar kalbimize yerleştirirsek bir o kadar ölümü unutacağız ve bir gün bir ölüm haberi aldığımızda adeta yıkılacağız.
    Etrafımızda ölüm görmeden ölümü hatırlamamız duasıyla Allah'a emanet olunuz. 
  • 💙✒️️Otur karşıma göynü güzelim,
    kelimen değsin kelimeme.
    Bir suâl edeyim şimdi.
    Hazır demli de çayımız varken.
    Neydi sence aşk ?
    Geçilmesi mümkün olmayan bir م durağı mıydı senin için?
    Merak ediyorum kaçırma gözlerini anlat ; sözlerinle olmazsa gözlerinle , bekliyorum.
    De ki "A Ş K" ;İnsanın ilk önce O nu vâr edene hissettiği manevi duygudur.
    Sonra insanın huzur bulduğu, nefeslendigi yer, hatta ve hatta bazen nefes almayı bile unuttuğu hallere bürünmesidir.
    Birlikte ağlayıp birlikte gülmesidir.
    ALLAH için O ‘nun yarattığı kul'a emanet gözü ile bakıp, tırnağının ucunu incitmemek için dokunmadan ,uzaktan seyreylemektir onu .
    Haram diye için de tutup dualarını bir tek ALLAH a anlatıp onu en güzelden istemektir.
    Sesini duymadan , yüzünü görmeden yaşayamam diyecek kadar ALLAH ı unutmak değil aksine sesini duymak ve yüzünü görmek için ALLAH a duâ da bulunmaktır .
    Birlikte yaşlanmayı hayal edip , edeple ve hâyâ ile vakti geldiğin de tuttuğun o eli bırakmamaktır!
    Sebepsiz yere gülmek, hiç yok yere can sıkıntısı sahip olmaktır.
    Çay içmeyi sevmek kadar elzem önemli ve değerli birseydir.
    Şekerlisi başka şekersizi başka nasıl oluyorsa insandan insana farklıdır aşk.
    Misal şimdi ALLAH ın delisi bi kıza denk gelsen , haram diye korkup bakmasa sana , elini tutmasa , böyle dışarda ki kızlar gibi giyinmese , delikanlı bi kız olsa hanım hanımcık olmak yerine , dertli olsa dertli olmayı sevse hatta , ama hayatın hep olumlu yanını göstermek istese insanlara , gökyüzünde bulut olmadığın de gökyüzüne bakmayı sevmese , inançları başka olsa , er kişiye hürmeti başka, aşk a hürmeti bambaşka olsa bu kadına aşık olunmaz mı ?
    Aşk dediğiniz şey sokak ortasında insanların birbirini öpmesi yahut sarılması değildir.
    Aksine biri size aşıksa size bakmaya da dokunmaya da kıyamaz.
    Böyle Bi duygu varsa eğer yüreğiniz de temizse , saf ise bırakın öyle kalsın. Aşkın en güzel hali temiz halidir.
    Birbirine Cân-ı Gönül'den ALLAH için aşık olan güzel insanlar iyiki varsınız… 🖋💙

    🌿🌹💙☕️📚☕️💙🌹🌿

    —*ALINTI*–
  • Kalpte göz, gönülde söz olmayınca, ruhta canın kıymeti ne! Hiç düşündün mü; kalbe göz versen ne eyler, gönüle dil versen ne söyler ve ruha can versen ne ister? Ruhun kıymeti, görmeden kalbe koyduğu, konuşmadan gönüle sunduğu lakin yaşayıp da hayat bulduğu "can"a, cânân katmakta saklıdır.
  • Başlığa bakıp aldanmayın. Hayır, bu Turgut Özal’ın şizofren evladının sürekli olarak ortaya attığı iddialarının bir benzeri değil. Siyasi alanda tek hazinesi, babasının ölümü olan bir zavallı gibi, Mustafa Kemal’in bedenen ölümünün altında buzağı aramayacağız.

    Bir devrimci önder olarak Mustafa Kemal’den bahsedeceğiz. Yani Nazım’ın şiirlerinde bahsettiği “Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak. Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.” diyerek tasvir ettiği, emperyalizme karşı savaşan bir devrimci önderin devrimci ruhunun, nasıl öldürülmeye çalışıldığından bahsedeceğiz.

    Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Atatürk ve Türkiye” başlıklı yazısında yer verdiği “Atatürk’ü Öldüren Nedenler” bölümü, yaklaşık 48 yıl önce bu konu hakkında katili tespit etmiş ve nefesi yettiği derecede katili teşhir etmişti.

    “Türkiye’nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin “İhtilâlci“, ötekisinin “Nizamcı” karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. “Ulu önder”, gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak “sivil” durumuna soktu : “Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.” (Falih Rıfkı, Çankaya.; s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Nitekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden “Yüce Hakem” rolüne çekildi : “Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı.” (agy, s. 350). “Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk’ ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi… Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı.” (agy., s. 472).

    En basit dil işinde : “İşi başkalarına bırakamam” diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. “O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı.” (agy., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…” (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? “Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti”ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : “Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi.” (agy., 493). Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, “Kendini boşuna harcaması” : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.

    Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıfalanından iki canlı örnek :

    Atatürk ve düşünceleri : “Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : “- Bunları gazetene koyarsın” derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir “Dikişsizlik”, bir “Gelişi güzellik” olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : “- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” (agy., 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?

    Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor : “Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : “- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! ” demişti. Hanım şaşırarak : ” Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?” demesi üzerine : “- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım.” cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir.” (agy., 354)… Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.”

    Yazıda hiç ikirciksiz biçimde belirtildiği gibi, sürekli olarak devrimi düşünen, içinde devrim ateşi yanan bir devrimciyi, parababaları(finans-kapital) ve biricik müttefiki ağalar (tefeci-bezirgan), çeşitli yollarla kontrolü altında tutuyordu. Hatta kıytırık bir burjuva gazetecisi bile, Mustafa Kemal’e sansür koyuyor, yani onu susturuyordu. Çünkü Mustafa Kemal, sömürülen onlarca ülkenin kurtuluş yolunu göstermiş ve affedilmez bir hataya düşmüştü. Parababalarının sürekli olarak kazandığı, halkların kaybettiği ve 11 yıl süren savaşlar sürecini sona erdirmişti. Yani ülkelerin sömürüsüz bir yarına atacağı adımı, başarıyla sonuçlanan ilk kurtuluş savaşında göstermişti.

    Mustafa Kemal’i bedence değil, ama onun içinde yanan devrimcilik ateşini defalarca ortadan kaldırmaya çalışan bu suikastçı takımının girişimlerinin sadece küçük bir örneğiydi bu. Bu yetmedi, onu bedenen de ortadan kaldırmaya çalıştılar. 1925’te Şeyh Sait isyanına arka çıkarak, 1926’da İzmir suikast girişimiyle, 1930’da Menemen isyanıyla, her saniyesinde devrim düşünen bir beyni ortadan kaldırmaya çalışan yine bu iki zümreydi. Sadece kendisini ortadan kaldırarak değil, çeşitli halklardan gelen isyan hareketlerini, en aşağılık demogojilerle farklı gösterek, demokratik girişimlerin tümünü birer “işbirlikçilik” olarak göstererek, Mustafa Kemal’in tüm dünya halklarında sahip olduğu güveni boşa çıkarma çabasına girişenler, yine onlardı. Maalesef tek bir kişi, bir sınıftan daha üstün değildi.

    Günümüzde de bu suikast girişimleri devam etmektedir. Mustafa Kemal’in devrimci mücadelesi, bugün milyonlarca gencin gönlünde yanmaktadır. Hala çeşitli yollarla Mustafa Kemal’i kavramaya, anlamaya çalışarak, onu örnek alan milyonlarca genç var bu ülkede. Dolayısıyla gençlerin gönlündeki bu ateşi söndürmek isteyen parababaları çeteleri, Mustafa Kemal’i suikastle katletmeye devam etmektedir.

    Bugün parababaları çeteleri, Mustafa Kemal adına film çeker, onun portresini şirketlere asar, Türkiye bayrağı ile her yeri donatır. Ancak bu sahip çıkar gibi görünüş, bir kandırmacadır.

    Nasıl ki bugün AKP’den bir üye, Mustafa Kemal hakkında övgü dolu bir söz ettiğinde şüphe duyuyorsak, onların samimi olmadığını adımız gibi biliyorsak, nasıl ki Pensilvanya’daki çete, Yurtta Sulh adını kullanarak Mustafa Kemal’i kullandığında kanmadıysak, o zaman ülkemizi çapul etmek için sıraya giren, milyonlarca işçinin kıdem tazminatına, emeklilik hakkına göz diken, Türkiye adım adım BOP’a sürüklenirken bu projenin destekçileri ile çalışma yürüten “milli(!)” burjuvazi Mustafa Kemal ile ilgili övücü bir söz ettiğinde nasıl inanabiliriz?

    Türkiye’yi BOP projesi ile bölmek adına elini ardına koymayan NATO’ya sponsor olan “milli(!)” burjuvazinin tek amacı, Türkiye’deki sömürü düzenine zeval gelmemesidir. Çok örnek verilir, biri ile yetinelim. Bugün çocukları, torunları “Atatürkçü” olarak geçinen Vehbi Koç’un, faşist general Kenan Evren’e söylediklerine bakalım.

    “Sayın Kenan Evren,

    Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır.

    İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır.

    DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.

    Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

    Vehbi Koç’un emrine amede olduğu Kenan Evren, ortaçağcı gericiliğin önünü açan her türlü olanağı sağlamış ve bugün organize suç örgütlerinin Türkiye iktidarında yer almasına ve Türkiye’nin faşist din devleti (belki de kabileler federasyonu olacaktır) haline dönmesine yol açmıştır.

    Parababalarının dalga geçer gibi Anıtkabir’i özelleştirmeye girişmesi, sponsorluk yaparak park kurması boşuna değildir. Bunların tümü, sınıf kinidir. Ancak ne kadar katletmeye çalışırlarsa çalışsınlar, Mustafa Kemal’in sömürülen halklar için umut olan ışığı ölüme terk edilemeyecektir. İkinci Kurtuluş Savaşı, parababalarının iktidarını yıkmak için, mutlaka başarıya ulaşacaktır.