• Müslüman bir toplumda organik işleyişin parçaları olarak "hilafet" ve taaddüd-ü zevcat "gibi kavramların doğru anlaşılmasını sağlayabilir.
  • Elcevab:
    O mübarek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, "Şah-ı Velayet" unvan-ı manidarını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi bâki kaldı.
    Amma Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.
    Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:
  • Eğer desen:
    Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali'nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatıyla beraber seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir?
  • Adalet-i izafiye ise:
    Küllün selâmeti için, cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenü'ş-şer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.
    İşte İmam-ı Ali Radıyallahu Anh, adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilafet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise, "Kabil-i tatbik değil, çok müşkilâtı var." diye adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbab ise, hakikî sebeb değiller, bahanelerdir.
  • Benden önce hiçbir kimse hak çağrısına koşmadı; yakınlığın
    gerektirdiği şeye uymadı; kerem yüzünden ona yardıma varmadı.
    Artık sözümü duyun, dediğimi belleyin. Görürsünüz bu iş (hilâfet)
    için kılıçlar çekilecektir; ahitlere hıyânet edilecektir; sonunda da
    bir kısmınız, sapıkların imâmı, bilgisiz kişilerin taraftârı
    olacaksınız.
  • Andolsun Allah'a ki filân, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa
    daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili
    gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı;
    hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Hilâfetle arama bir perde
    çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle
    hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim?
    Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu
    kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet
    çeker.
    Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama
    gözümde diken vardı, boğazımda kemik vardı; mirâsımın
    yağmalandığını görüyordum. Birincisi, ona falâna verip gitti.

    (sonra A'şâ'nın şu beytiniokudular:)


    Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine
    düşmüşüm;
    Câbir'in kardeşi Hayyanla bulunduğum günle bu günüm
    kıyaslanır mı hiç?


    Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini
    bırakmasını teklif ederdi; ölümünden sonra yerine öbürünün
    geçmesini sağladı.
    Bu iki kişi hilâfeti, devenin iki memesi gibi
    aralarında paylaştılar. O, hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir
    yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı
    yoktu. Onunla konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye
    binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır,
    yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür,
    atardı. Allah'ın bekasına andolsun, halk, onun zamanında ne
    edeceğini şaşırdı; yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan
    oraya yeldi-durdu.
    Uzun bir zaman, çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halîfeliği bir
    topluluğa bıraktı ki ben de bunların biriyim sanıldı.
    Allah'ım, sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu.
    Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşen
    oldu ki bu çeşit kişilere katıldım ben? Fakat inerlerken onlarla
    indim; uçarlarken onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla beraber
    oldum. İçlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü, damadı
    olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; öbürleri de öyle işler
    ettiler ki anmak bile çirkin.

    Derken kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki iki yanı
    da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer
    arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe
    giriştiler; Allah malını ilk baharda devenin otları, çayırı-çimeni yiyip
    sömürmesi gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun da ipi çözüldü;
    hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının
    dolgunluğu onu bu hale getirdi; işini tamamladı gitti.

    Derken, halkın benim etrâfıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi
    üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yıldan, birbiri
    ardınca çevreme üşüştüler; bir derecede ki kalabalıktan Hasan'la
    Hüseyn, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla
    üşüşmesi gibi çevreme toplandı-lar; bu hengamede elbisem bile
    yırtılmıştı.

    Ama işi elimle aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini
    bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından
    vazgeçti; öbürleri de itâatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan
    sıfatlardan münezzeh Allah'ın "İşte âhiret yurdu; biz onu,
    yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve
    sonuç, çekinenleridir" buyurduğunu duymamışlardı (Kasas, 83).
    Evet, andolsun Allah'a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat
    dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş
    geldi onlara.119
    Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı
    yaratana, bu topluluk, biat için toplanmasaydı, Allah'ın, zâlimin
    doyup zulmetmemesi, mazlûmun aç kalmaması hakkında
    bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilâfet devesinin
    yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle
    suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki şu dünyânızın değeri, bir
    dişi keçinin aksırığından da değersizdir bence.
    (Demişlerdir ki: hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak ili
    halkından biri kalktı, Hazrete bir kâğıt sundu. Hazret kâğıdı
    okumaya daldılar. Okuyup bitince İbn-i Abbas, Ey Müminler Emiri
    dedi, sözüne, bıraktığın yerden başlasan; Emir'ül-Müminin
    aleyhisselâm buyurdular ki:)
    Heyhât ey Abbas oğlu, bu, erkek devenin, esridiği zaman
    ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti.
  • (Rasûlullah salâllahu aleyhi ve âlihî vesellem'in, vefâtından
    sonra Abbas ve Ebû-Süfyan, hilâfet için kendisine biat etmek
    istedikleri zaman buyurdular ki:)

    Ey insanlar, fitneler dalgalarını kurtuluş gemileriyle aşın;
    birbirinizden nefret etme yolunu yarın, geçin; övünmek tacını
    başlarınızdan atın. Kurtulur ancak kanatlanarak uçan; yahut
    teslim olup esenliğe kavuşan.
    Bir sudur ki kokmuş; bir lokmadır ki yiyenin boğazında kalmış,
    kursağına oturmuş. Vakitsiz, olmamış meyveyi da devşirmeye
    kalkışan, bitmeyecek yere tohum ekene benzer. Bir şey
    söylesem derler ki: Baş olmaya hırsı var, sussam derler ki:
    Ölümden korkar. Şu büyük, küçük savaştan sonra buna imkân mı
    var? Andolsun Allah'a, Ebu Tâlib oğlu, çocuğun anasının
    memesine düşkün olmasından, daha da düşkündür ölüme. Bir
    de şu var: Öyle gizlenmiş bir bilgiye sâhibim ki açsaydım size, derin mi derin kuyulara
    sallanmış ipler gibi sallanırdınız,titrerdiniz.