Giriş Yap
Karahanlı, cihan hâkimiyetinin yolu; Selçuklu o hâkimiyetin kapısı; Osmanlı, İslâm dünyasının, hattâ Müslüman olsun olmasın mazlumların kubbesi... (İstanbul'u) Fetih, hâkimiyetin ve hâkim olma hakkının belgesi; hilâfet o hakkın tescili...
Türk Kimliği, Ali ErdalSayfa 176 - III. BÖLÜM VATAN VE BAYRAK
1 yorumun tümünü gör
Reklam
·
Reklamlar hakkında
Taassup ne kötü !
Sıddıyk daima yol eriydi... her şeyden kesilmişti, Tanrı tapısına yüz tutmuştu. Malını, kızını, canını din yolunda feda etmişti... böyle adam nasıl zulmeder, utan be! O, rivayet kabuğundan arınmıştı... Tanrı inayetine mazhar olmuş, o içi elde etmişti. Mimberde bile edebe riayet eden, Peygamber’in makamına oturmayan kişinin Bu halini önden, sondan herkes görür de, sonra nasıl olur, birisi çıkar, ona haksız der? Faruk’un da işi gücü adaletti... gâh kerpiç dökerdi, gâh diken sökerdi. Odunu desteler, kendisi taşır, şehre girer, halktan yol isterdi. Her gün, bu zindanda yedi lokmacık ekmek yerdi... yediği buydu ancak. Sofrasında sirkeyle tuz bulunurdu... ekmeği de beytül maldan değildi. Yatıp uyuduğu zaman yatağı kumdu... başının altına koyduğu yastık toprak! Saka gibi su kırbasını taşır, kocakarıya uyuyacağı zaman su götürürdü. Gece oldu mu, kendisini hiç kayırmaz, bütün gece orduyu bekler, korurdu.Hilafet kavgasındaysa, neden on yedi batmanlık bir hırkası vardı yalnız? Eline ne kumaş geçti, ne kebe... onun için hırkasını tam on deri parçasıyla yamamıştı. Böyle padişahlık eden kişi, nasıl olur da birisine zulmeder? Gâh kerpiç taşıyan, gâh balçık götüren kişi, bütün bu zahmetleri batıl uğrunda çeker mi? Hilafet havasında olsaydı, kendisini padişah ilan eder, saltanata başlardı... Zamanında münkirlerin şehirleri küfürden temizlendi... Müslüman şehirleri oldu. Eğer bunun için taassup gösteriyor, bunun için ona düşman oluyorsan, insafın yok senin...
Mantık Al-Tayr, Feridüddin AttarSayfa 49 - İş Bankası Yayınları
·
Cenab-ı Hak, Hazret-i Davud Aleyhisselâm'ın tesbihatına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir eda vermiştir ki: Dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillü ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup; bir daire olarak tesbihat ediyorlardı. Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır? Evet hakikattır. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünki aks-i sadâ vasıtasıyla dağın önünde sen "Elhamdülillah" de. Dağ da aynen senin gibi "Elhamdülillah" diyecek. Madem bu kabiliyeti, Cenab-ı Hak dağlara ihsan etmiştir. Elbette o kabiliyet, inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir. İşte Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a risaletiyle beraber hilafet-i rûy-i zemini müstesna bir surette ona verdiğinden, o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mu'cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki; çok büyük dağlar birer nefer, birer şakird, birer mürid gibi Hazret-i Davud'a iktida edip onun lisanıyla, onun emriyle Hâlık-ı Zülcelal'e tesbihat ediyorlardı. Hazret-i Davud Aleyhisselâm ne söylese, onlar da tekrar ediyorlardı. Nasılki şimdi vesait-i muhabere ve vesail-i irtibatın kesret ve tekemmülü sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir anda "Allahu Ekber" dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Madem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisanıyla mecazî olarak konuşturur. Elbette Cenab-ı Hakk'ın haşmetli bir kumandanı, hakikî olarak konuşturur, tesbihat yaptırır. Bununla beraber her cebelin bir şahs-ı manevîsi bulunduğunu ve ona münasib birer tesbih ve birer ibadeti olduğunu, eski Sözlerde beyan etmişiz. Demek her dağ, insanların lisanıyla aks-i sadâ sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelal'e tesbihatları vardır. وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ٭ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ cümleleriyle Hazret-i Davud ve Süleyman Aleyhimesselâm'a, kuşlar enva'ının lisanlarını, hem istidadlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını, onlara Cenab-ı Hakk'ın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet madem hakikattır. Madem rûy-i zemin, bir sofra-i Rahman'dır. İnsanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifade eden sair hayvanat ve tuyurun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasılki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlahî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehasinine güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok taifeleri var ki; karındaşları hayvanat-ı ehliye gibi, birer mühim işde istihdam edilebilirler. Meselâ: Çekirge âfetinin istilasına karşı; çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi istifade ve teshiri ve telefon ve fonoğraf gibi camidatı konuşturmak ve tuyurdan istifade etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor. En uzak hedefini tayin ediyor. En haşmetli suretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder. İşte Cenab-ı Hak şu âyetlerin lisan-ı remziyle manen diyor ki: Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adaletine medar olmak için, mülkümdeki muazzam mahlukatı ona musahhar edip konuşturuyorum ve cünudumdan ve hayvanatımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de madem gök ve yer ve dağlar hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrayı tevdi etmişim, halife-i zemin olmak istidadını vermişim. Şu mahlukatın da dizginleri kimin elinde ise, ona râm olmanız lâzımdır. Tâ onun mülkündeki mahluklar da size râm olabilsin. Ve onların dizginleri elinde olan zâtın namına elde edebilseniz ve istidadlarınıza lâyık makama çıksanız... Madem hakikat böyledir. Manasız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektub postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence-i masumaneye çalış ki, dağlar sana Davudvari birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebatattan birer tel-i musikî gibi nağamat-ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihat yapan bir acaibü'l-mahlukat mahiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymanî gibi birer munis arkadaş veya mutî' birer hizmetkâr suretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemalâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyat gibi, insaniyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin. Sözler - 259
Anarşizm
İnsan özgürlüğünün ve fıtrata uygun bir dini yaşantının harekete dönüştürüldüğü nebevi İslami Devrim de, Ali'nin öldürülmesiyle yerini İslami olduğunu iddia eden ama devrimci mahiyetini ve özgünlüğünü yitirmiş bir devlete bırakmıştır. Bu devlet ya da hilafet ise artık özgün İslami hareketin bir ifadesi olmaktan uzaklaşarak, bir üst yapı kurumu olarak Müslümanlara empoze edilen, benimsetilmeye çalışılan baskıcı bir yönetimsel aygıt durumuna dönüşmüştür.
Reklam
·
Reklamlar hakkında
DEMOKRASİ, CUMHURİYET VE İSTİŞARİ YÖNETİM
İstişari yönetim biçiminin benimsendiği İslam'ın ilk döneminden sonra kendisini bu geleneğe dayandıran hilafet yönetimi muhalefeti baskı altına almış, kadınların özgürlük alanlarını daraltmış, kavmi asabiyeti ön plana çıkartmış ve bu süreç insanların özgürleşmesi yerine baskı altına alınması ve köleleşmesi yönünde işlemiştir. (hilafet monarşizmi)
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
501
5bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.27.30