Onu hiç tanımıyorum.
Ama şiirlerini okurken içimi acıtıyor; sanki bir odanın köşesinde sessizce ağlayan bir kadına rastlamışım gibi... Yanağındaki ağlama izlerini silmeden devam ediyor satırlarına. Betimlemeleri boğazıma oturan bir düğüm gibi; bir yabancının acısını içimde yaşıyorum, kendime aitmiş gibi.
Hayatla kurduğu ilişki kırılgan, cam kenarında unutulmuş bir çiçek gibi. Bir yanıyla hayata öfke duyar, ama bir yanıyla da ondan vazgeçemeyecek kadar ona tutkulu. Bu çelişki, şiirlerinin en derin çatısını oluşturur: yaşamayı istemek ama yaşarken tükenmek.
Onun şiirleri özensiz gibi görünen bir özenle yazılmış gibidir.
Sanki bilinçaltından fırlamış imgeler değil de, her biri geceler boyu içinden damıtılmış, o yorgun ama uyanık zihninin kalıntılarıdır.
Bir kadının iç dünyasına bu kadar çıplak, bu kadar korumasız bakmak, benim için hem ürkütücü hem büyüleyici oldu.
Zannımca Nilgün Marmara çoğu zaman yaşadığı hayata dışarıdan bakan bir göz gibi yazıyor.
Sanki hayatın içinde değilmiş de, izliyormuş gibi.
İnsanlara ait olma arzusuyla, insanlardan uzak durma ihtiyacı arasında kalmış biri gibi.
Bu yüzden onun şiirleri sadece bir kadının acısı değil, varoluşun sancısı hissini iliklerime kadar hissettirdi
Ve belki de bu yüzden, onu hiç tanımadığım halde böyle içimde hissediyorum.
Çünkü onun kelimelerinde sadece bir yaşam değil, yaşayamamanın da sesi var.