Eric Arthur Blair ya da birçoğumuzun popüler eserlerini tattığımız ismiyle George Orwell. Eserin önsözünde yazarın ruh halini daha iyi anlayabilmemiz için şöyle der: "Cezasını çekmem gereken çok ağır bir suç yükü içinde bulunduğumun bilincindeydim. Kendimi batırmak istedim ,hemen ezilenlerin yanına inmek, onlardan biri olmak, onların safında ve zorbaların karşısında olmak istedim." Eser Paris'te bir otelde kalan, İngilizce dersleri vererek hayata tutunmaya çalışan karakterin betimlenmesiyle başlamaktadır. Yoksulluğun hüküm sürdüğü zaman ve mekan örgüsü içinde farklı karakterler ve onların anlatımıyla başlarından geçen, okurken zaman zaman insanın içini acıtan yaşanmışlıklar vardır. Ana karakterimiz, (tartışmalar her ne kadar sürmeye devam etse de otobiyografik bir eser olarak ele alırsak) Orwell, o dönem Paris'in en kötü yerlerinde kalır. Açlıkla mücadele eder, eşyalarını rehin olarak vermek zorunda kalır. Eline geçen parayla yalnız karnını doyurup, tütününü alabilir. Bir dostu sayesinde iş bulur ve bulaşıkçılık yapmaya başlar. Dönemin lüks otellerinden birinde bodrum katta, sıcaktan bunalmış bir biçimde, çoğu zaman hakkını alamayan bir karakter çıkar önümüze. Dönemin çalışma şartları eleştirilir, çalışanların sosyal hayatının olmadığı irdelenir. Günlük 4-5 saatlik uykudan arta kalan zaman diliminde karakterler sürekli çalışarak iş hayatı içinde boğulurlar. Daha iyi bir yaşam umuduyla Londa'da ki bir dostuna mektup yazarak iş bulmasını ve bir miktar borç vermesini ister karakterimiz. Aldığı borçla eşyalarını rehin alınmaktan kurtarır ve Londra'ya doğru yola çıkar. Londra'da da işler umduğu gibi gitmemeye başlar. Dönemin dilencilerinin, yoksul insanlarının ve eserdeki tabiriyle berduşların konakladığı konukevlerinde kalmaya başlar. Bu konukevleri insanların az bir ücret