Muhteşem betimlemeleri ile o anı yaşıyormuş hissi veren Werther’in hikayesi aslında bir ruhun yavaşça soluşunun ve yok oluşunun hikayesidir. Başlangıçta o, doğanın içinde kaybolmayı seven, kuş seslerinde huzur bulan, bir çiçeğin açışında bile mutluluk görebilen bir insandır. Güneşin sıcaklığını, yağmurun kokusunu, rüzgarın hafifliğini hisseder, insanlarla barışık ve insanları sevmeye değer bulur. Küçücük şeylerde bile yaşamın anlamını arar ve bulur. Mutluluk için hep bahaneleri vardır.
Ama Lotte’yi tanıdığı anda her şey değişir. O masum mutluluklar, yerini yakıcı bir özleme ve karmaşaya bırakır. Artık doğa da ona aynı huzuru vermez; eskiden ruhunu dinlendiren yeşil tepeler, şimdi içindeki boşluğu hatırlatır. Güneş bile ona artık sıcak değil, acı verir. Lotte’ye duyduğu imkansız aşk büyüdükçe, iç dünyası daralır. Her güzel şey artık mutlu olmayı değil imkansız aşkının daha da ulaşılmaz olduğunu hissettirir ve Werther’i çöküşe götürür. Bu çöküş bir anda değil, kalbinin her atışında artan aşkının ve aynı oranda azalan umudunun yavaş yavaş ruhunu ele geçirmesi ile olur.
İyi okumalar…