“Fakat yaşamadığımız o kadar çok şey var ki… Yaşananlar bitiyor. Yaşanmayanlar, hiçbir zaman bitmiyor.”
Siyah beyaz Türk filmi tadında, tarih yazmasa da tarihin yazdıklarının, satır satır kitapların, mısraların, şarkıların, eşlik ettiği zengin ama bir o kadar da mahrum ve mahzun bir hikâye bu. Öyle ulu ortada ama kimse tarafından fark edilmeyen. Hani anlatmaktan daima imtina edersiniz fakat yine de içten içe herkes duysun bilsin istersiniz ya. Hani bir nisyanın gölgesinde yitip gitmesinden korkarak avaz avaz bağırmaya kurulursunuz ya işte öyle bir hikâye. Çünkü anlatılmamış bir öyküyü taşımak oldukça ağır bir yük ve hamilinin hissettiği yorgunluğun dinlencesi de yok. “Oysa zamana direnen acılar var hayatta. Zamanla dinmeyen, yaşadıkça sancıyan, en küçük dokunuşta acıyan yaralar var. Yaşananlardan kalır kimi, kimi ise hiçbir zaman yaşanmayanlardan…”
Yazar Muhammed Ali Koçak, bütün bu ağırlıkların insanın sırtına bir anda yüklenmediği gibi, onlardan bir anda ve tamamen kurtuluşun mümkün olmadığının bilinciyle yükünü bir zaman çıkıntısına bırakıp biraz soluklanmak istercesine tutunuyor kaleme. Bu durumunu ise şu cümlelerle dile getiriyor: “Fakat ne edebiyatın acıya mâni olabilecek bir kudreti vardır ne de sanat, yaşanmayanları telefi edebilir. Hisleri ifade edebilmenin sevinci, naif bir teselliye dönüşür ancak. Edebiyatı bu sebeple sevin, şiir okuyun, yazabiliyorsanız yazın. Eğer hissetmek kabiliyeti taşıyan bir yüreğe malikseniz, hayatın hüzün yüklü seyyâlesinde buna fazlaca ihtiyaç duyduğunuz günler olacak.”
Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık mezunu bir öğretmen olan yazar “Yaşantıyı konu edinen hiçbir hikâye, çocukluğu kapsamayan bir tarihle anlatılamaz” cümlesi ile giriş yapıyor bölümlerden birine. Devamında bu alandaki yetkinliğini aşağıdaki cümlelerle