Gönül ise her şeyi hakikatiyle bilmekten yüksek bir zevk duyar. Sonuçta satranç bilgisi de ziraat bilgisi de astronomi bilgisi de aklın zevk duymasına yol açar. Bilmenin başkasına öğretilme merakı veya çabası aklın bu lezzeti tatma biçimidir.
Her ilmin lezzeti o ilmin şerefi kadar, şerefin kıymeti de bilginin çokluğu derecesindedir. Söz gelimi sıradan bir çiftçi yahut dokumacının o sanata dair sırlarını bilmeye veya anlatmaya nispetle bir şehrin yöneticisinin sırlarını bilmek veya anlatmak daha caziptir. Bu da bir çiftçi veya dokumacıya göre şehrin yöneticisini daha itibarlı kılar. Buna kıyasla bir vezirin veya sultanın yapacakları işlerden haber verip sırlarını açıklaması veya kişinin bunu öğrenmesi daha da heyecan verici ve zevklidir. O halde siz varın, Allah'ın sıfatına, meleklerine, göklerine ve sırlarına sahip olan birinin bilme zevkini düşünün.
İşte gerçek ilmin lezzeti burada kemale erer; akıl, Allah'in ilmine vakıf olduğu derecede lezzet devşirir. Kişinin bildikleri ne derece şerefli ve yüce ise aklı da o derece yüce ve şerefli bir meşgale edinmiş olacaktır. Eğer kişinin kalbinde Allah'ın ilmine dair şerefli ve yüce marifetler var ise o zaman kalp Allah'ı bulmuş olur ki gerçek bilmenin gayesi de budur.
İmdi sormak lazımdır; acaba mevcudatı yoktan var eden, süsleyen, tedbir eden, tertip eden Allah'ı bilmekten daha şerefli, daha yüce bir ilim olabilir mi? Bu ilim kalbin tecellisi olan bir aklın eseridir ve Allah akıl olmadan bilinemez.