Benim geçmişe dair hatırladıklarım hayli pusludur. Tarihleri, isimleri, yüzleri, çabuk kaybederim. Hafızam daha çok polaroid bir fotoğraf makinesine benzer. Ama hayatımın bir bölümünü içimde doğan bütün güneşlere ve dolunaylara rağmen normal bir insan gibi yaşadığımı biliyorum.
Ölümlü olduğunu unutmadıktan sonra ne gereği var anlamanın? Tutunsan da aşıklarına, zincirlesen de kendini dostlarına yine de gömülürsün toprağa. Gerekirse hepsiyle beraber gömerler. Firavunlara yaptıkları gibi. Anlayan şöyle der:
"Anlamasaydım da ölecektim. Daha çok anlamak yormayacak tabutumun taşıyanların kollarını. Çünkü ne daha ağır oldum, ne daha büyük!"
... Kim bilir belki ben de anlarım kendimi. Anlayabilirim varlığımı. Ya da hepsinden vazgeçtim. Belki bir gün, ben de anlayabilirim suyu, ateşi, toprağı, havayı... Yanlış anlaşılmasın! Ders almak değildir anlamak. Tecrübe asla! Kıyasla da varılmaz bu noktaya. Sadece anladığının farkında olmaktır gereken.
Seni anlıyorum” demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya.