hyogaki

hyogaki
gerit gerit renklere boyandın diye kramplara ikna ettin sen eklemlerini adın böyle nihal böyle nefiy sürgün edildin dilber şimdi burgulara öykün
tanpına okumayalı bir yıl oldu olacak. susuyorum, kana kana içtiğim pınar ya kurursa?
Reklam
arapçanın aşkla muhakkak bir ilişkisi olsa gerek. bunu hissetmekten çok, mantığımla seziyorum. bu böyledir ve her gözlerimin batan fecir ışığında parlayışı muhakkak feyruzun sesine denk düşer. uzun yıllar da uzaklaşarak büyümüştüm aslında arap kültüründen ve araplardan: geldiler ve gelmemelilerdi. sokaklar doldukça patatesin fiyatı artıyordu ve bunun modern kölelikle bir ilgisi yoktu. bunlar hep duyum. annemin şefkatli sesinde duyuyorum kardeşliğin ne demek olduğunu. ona hep minnettar kaldım bana ümmeti bildirdiğinden, hep de olacağım. ne yapacaktık demişti? bilmiyorum anne ben henüz liseli bir partizanım diyemedim sustum. şimdiki aklım olsa demişler, yine iki çift söz söylerdim lakin muhtemelen çok da tersine yatmazdı fidan. ağacı bizzat gençken bükmüş sonuçta. ne kadar değişecektim. benim bükülen boynum bir yana, aşktan söz ediyordum yine tuttum bir dava türküsü. ne uzak kalıyorum ne tamamen içindeyim. oraya gitsem dışlar beni işte. kalbime döneceksem hangi yolla. ancak sesimi ismet özelin sesine denk düşüre düşüre devam ediyorum göğe savrulan şehadet parmağının ulu sesini dinlemeye. diz çöktüğüm de oluyor, yalan söyleyemem. diz çöktüğüm ve esad yanlısı billur sesli bir kadını dinlemeye devam ettiğim: ya leytehu yaalam.
dün akşam üzeri annem ayva almış. akşam da teyzeme çaya davetliydik. en nazlı sesimle ‘annee, ayva tatlısı’ dedim gözlerimi süzerek. gözleri güldü. ‘tamam kızım’ dedi ’gitmeden yaparım’ sonra tatlıyı ocağa koydu da öyle gittik misafirliğe. gece, teyzemden dönünce Fatıma ile bir güzel yedik ayvaları. annem yoğun tempoda yorulmuş, yatıverdi. ayva tatlısı, en bi sevdiğim, ziyadesi ile dengeli ve tadına doyamadığım bir tatlı. çocukluğumdan kalma bir miras adeta. böyle diyorum çünkü çocukluk hatıraları, yaşam boyu ziynet misali taşınan mefhumlardır. ayvayı ve ayva tatlısını ilk urfa/ bilecikteki soba kuzinemizden tanıyorum. babam kış gelir gelmez, her ay maaş yattıktan sonraki ilk kurulduğu gün çıkılan semt pazarından ayvaları alır getirir annem de şekerlediği ayvaları arka odada kurulu sobanın kuzinesine sürer, birazdan çıkarır tabaklara pay eder ve kaymaklayıp elimize tabaklarda sunardı. soğuk havada dışarıda dolandıktan sonra gelir yerdim ben de. kış aylarında, bazan bahçedeki duvara bitişik kurumuş gül dallarını seyreder, dikenlerini izlerdim. çevrede ufak bir tur atar ama arka bahçeye uğramazdım. arka bahçe bahara ve yaza özgüydü. toprak düzlenmemişti ve neredeyse her daim yabani otlarla kaplı olurdu. oraya babamla bademler olgunlaşınca giderdik. babam badem toplar- bazan çağla- ve kocaman avuçlarında bana sunardı. kıkırdayıp babamın o kocaman avuçlarına atılmayı ne çok severdim. bereket, hala daha gülüşüp kucaklaşırız. Şimdilerde kucaklayıp başının çevresinde döndüremiyor bittabi lakin ben gülümseyince gözlerini yere doğru indirişi dudaklarını gülerek bir büküşü var ki, sanki ben gülünce dünyalar onun oluyor. ayva diyordum. urfadaydık. işte sonra büyüdük. merkeze yerleştik. tatlıyı ara sıra ocağın üzerinde yaptı annem bittabi. lakin artık her kış bir gelenek haline
her şeyi gördüm içim rahat
...işte şimdi, her gün farklı bir yamacımı teğet geçerken cismin, ruhun ruhuma öyle baid öyle nâmütenahi. gâlu belâdaki tanışıklığımız dahi sona erdi. artık istesem de hatırlamıyorum seni.