annemin çok sevdiği bir dostundan ödünç almıştım bu kitabı okumak için. 30 yılı aşkın arkadaşlar. annem hediye etmiş gençken. belki kitapla alakası yok ama, eskiden kopup gelen bu kitabın içerisindeki her kelime daha bir değerlendi içimde. daha bir dikkat kesildim her satırına. cümleler kitaptan gözlerimle yaldızla kaplanıp ulaştı sanki. aslında başından beri benim için alınıp okunmuş, yıpratılmış ve muhafaza edilmiş hissiyle okudum onları.
yusuf-u züleyha genelde çok bilinen ama pek de bilinmeyen bir hikaye. çok bilinir çünki, hikaye ki dünyalar güzeli bir peygamberin gömleklerinin ilmeklerine sarılıdır. pek bilinmez çünki Mısr'ın siyah incisinin durgun akan derin sularının dalgalanışını anlatır. herkes bilir çünki yusuftur ki iffeti ve sabrı, züleyhadır ki hinliği ve günahı. ve aslında pek bilinmez çünki züleyha yıllarca sahranın kum taneleri kadar çok ve nilin akışı kadar uzun süren her lahzayı gösterişli sarayının avlusunda sayar durur, yusuf mükafatı, sabrla züleyhaya ve nefsine öğretirken.
nazan bekiroğlunun yorumunu okumadan önce, ben de üzerine düşünülmeyen konularda olduğu gibi genel-geçer yargılara sahiptim yusuf-u züleyha hakkında. bir kadın vardı bir de aşkı. yenilgi üstüne yenilgiydi. ne başını ne sonunu ne de nasıl olduğunu gelmemişti aklıma hiç. düşünmemiştim ki, nasıl gelsindi. bu kitabı okumak çok hoş ayrınıtları düşündürttü, farkettirdi bana. pek çok ayrıntı ki, sonunda hepsi birleşip büyük gerçekleri zihnimde ortaya çıkardı. zaman mesela. yusuf'un bekleyişleri. kuyuda, kervanda, pazarda, sarayda, zındanda, ambarda. bu bekleyişlerin ne denli uzun olduğunun idarkine vardım. uzun geçen zamanların olayların seyrini nasıl da dokuduğunu. sabrı nasıl artırıp bir yandan da imanı nasıl pekiştirdiği. öte yandan züleyhanın bekleyişleri. potifarı bekleyişi,