(...)
Jean Giraudoux'nun romanlarının başlıca genç kahramanları, dünyayı ve insanları, dolayısıyla kendi kendilerini tanımak amacıyla, büyük yolculuklara çıkarlar genellikle; gittikleri yerlerin insanları, kentleri, töreleri, kuşları, ağaçları, ormanları ve ırmaklarıyla da çok güzel kaynaşırlar; ama gerçek anlama ve gerçek kimliğe ancak dönüşte, yurdu yeniden tanıdıktan sonra erişirler. Böylece, Suzanne et le Pacifique'in Suzanne'ı, Robinson'unkinden çok daha anlamlı bir Pasifik serüveninin sonunda, kırk milyon Fransız'ın dağlarına ve ormanlarına verdiği uyumu hemen saptayıverir, "İşte Fransız niteliğim bir meslek gibi geri dönüyor", diye yazar. Forestier için de yurda dönmek gerçek varlığının bilincine varmaktır. Örnekler çoğaldıkça anlarız ki yurt tinsel varlığımızın ayrılmaz bir parçasıdır. O bizi biçimlendirir, biz onu. Bunu anlamak için Giraudoux'ya dek gitmeye de gerek yok. Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi ve Behçet Necatigil de söyler size: yurt kendimizi rastlantıyla içinde bulduğumuz herhangi bir toprak parçası değildir hiçbir zaman, bizden önce orada olanların, ataların, anaların, babaların bizden önce anlam, biçim ve uyum verdikleri özgül bir ortamdır, evimiz, ekmeğimizdir. Bu nedenle, onların anladığı anlamda olmasa da bizim anladığımız anlamda kutsaldır. Onlar için kutsal değilse ya da kutsallığını yitiriyorsa, bu bilince ermedikleri, yani hala birer yurtsuz oldukları, yurdu, tıpkı dil gibi, varlığın oluşturucu öğelerinden biri olarak değil, bir tüketim nesnesi, yağmalanacak bir kaynak olarak gördükleri içindir. Yağmalamak, oya oya tanınmaz duruma getirmek için de küreselleşmeyi beklemediler. Elli yıldır iş başındalar. Elli yıldır dillerinden Allah, Muhammet düşmüyor, ama, bu arada, ekmeğe tükürüp duruyorlar.
(...)