Philip K. Dick’in Yüksek Şatodaki Adam adlı romanı, alternatif tarih türünün en bilinen örneklerinden biri olarak gösterilir. İkinci Dünya Savaşı’nı Mihver Devletleri’nin kazandığı bir dünyada geçen bu hikâye, ilk duyulduğunda son derece etkileyici bir fikir gibi geliyor. Almanya ve Japonya’nın dünyayı paylaştığı bir düzende Amerika, iki güç arasında bölünmüş; yenilmiş bir ülkenin gölgesinde yaşayan karakterlerin hayatları üzerinden yeni bir tarih kurgusu sunuluyor. Bu yapı, ilk bakışta büyük bir entelektüel deneyin kapılarını aralar gibi görünse de, romanın ilerleyişi bu beklentiyi karşılamıyor.
Kitabı okumaya başlamadan önce zihnimde çok daha derin, çok daha güçlü bir kurgu vardı. Ağır bir alternatif tarih, keskin siyasi entrikalar, derinlemesine karakter çözümlemeleri bekledim. Ne var ki kitap, bana göre yüzeysel ve dağınık bir şekilde ilerliyor. Kurgu ilginç ama olaylar yeterince bağlanmıyor; hikâyede ne bir doruk noktası var ne de güçlü bir sonuç. Tam olarak toparlanmasını beklerken roman, sanki yarıda bırakılmış gibi bir tatla sona eriyor. Okurken hep bir şeylerin eksik olduğunu hissettim; yazarın elindeki bu müthiş fikri hakkıyla işleyememesi beni gerçekten üzdü.
Romanın dünyası ilginç olsa da ayrıntılar zayıf kalıyor. Japonya ve Almanya arasındaki ilişkiler, siyasi operasyonlar, casusluk unsurları sadece yüzeyden geçiyor. Oysa bu konu, üzerinde devasa bir seri yazılabilecek kadar güçlü bir potansiyele sahipti. Tolkien’in evrenleri karmaşık olabilir, ama her ayrıntının altında derin bir anlam yatar; burada ise karmaşıklık bile yok, sadece boşluk hissi var. Kitabın ilerleyişi yer yer sıkıcı, temposu düşük ve anlatımı kopuk bir yapıda.
Karakterler de aynı şekilde etkisiz. Ne duygusal olarak bağlanabildim ne de felsefi bir derinlik bulabildim. Oysa Dick’in bazı