‘…sizlerin topraklarımızdan dişinizle tırnağınızla söküp attığınız İngiliz askerleri, Fransız askerleri ve daha nice yabancı asker, tören elbiseleri içinde sıraya girmiş, silahlarının namlularını ve bayraklarını aşağı eğmiş, ağır ağır ilerliyorlardı.. Müze’nin önünde bekleyen sefirlerin, yabancı generallerin arasında yaşlı biri dikkatimi çekti. Atatürk’ün tabutu önünden geçerken, elindeki mareşallik asasını yukarı kaldırarak, onu askerce selamladı. Gözlerinde yaşlar vardı. Kim bu yaşlı asker? Diye sordum, Kılıç’a. Çanakkale’de Atatürk’ün karşısında savaşmış, yenik düşmüş ve ayağının birini o savaşta kaybetmiş olan İngiliz Mareşali Birdwood’muş meğer…’
Füreya camı kapadı, perdeleri çekti.
“Babacığım, kimdi onlar?” diye sordu.
“Seyfettin Bey’i tanımadın mı?”
“Tanıdım. Ya öteki? Fransız değil de, öbür mavi gözlü olan?”
“O benim Harbiye’den sınıf arkadaşımdı. Adı, Mustafa Kemal’dir,” dedi babası.