Neredeyse 4-5 yıldır kitap okuyamıyor, keyif alamıyor, odaklanamıyordum. Okuduğumda da hep kısa kitaplar okuyordum. Jane Eyre'yi de yaklaşık 1 yıl önce bir merakla almış ve parça parça okuyarak 100. sayfada bırakmıştım ama sıkıldığımdan değil, bir türlü odaklanıp da kendimi kitaplara veremediğimden bırakmıştım. Ansızın elim tekrar bu kitaba gitti, garip bir şekilde seveceğimi hissetmiştim, kapağını gördüğümde bile içimdeki ses "oku" diye bağırıyordu sanki. Abartıyor muyum? İnanın ki söylediklerim az bile kalır. Kitap okumaya o kadar aç kalmışım ki bu roman ziyafet gibi geldi, hem de romanlara karşı tekrar iştahımı açtı.
Neyse, nihayet kitaba en baştan başladım. İlk sayfadan son sayfaya kadar müthiş bir zevkle okudum; hem de yemeden, içmeden, gözüme uyku girmeden okudum. Ve sonuç olarak bir çırpıda bitti, tadı da damağımda kaldı.
Jane Eyre'nin biyografi tarzında bir roman olduğunu düşünüp sıkılırım diye korkmuştum. Evet, romanda Jane'in hayatını okuyoruz ama bu bir an bile sıkmayan bir tempoda ilerliyor. Yazım dili sizi kitaba dışarıdan bakan, 3. bir göz yerine kitabın içinden biri haline getirerek içine çekiyor. Yazarın dili çok akıcıydı, olaylar merak uyandırıcıydı, sürekli "Acaba buradan sonra ne olacak?" diye karakterlerin geleceğini düşündüm. Hem olayların ilerleyişi, hem de karakterlerin gelişimi çok iyi işlenmişti. Romanın başlarında Jane zengin bir ailede, varlık içindeyken yengesinden ve kuzenlerinden gördüğü şiddet, aşağılama, kötülük görüyor. Oldukça mutsuz ve yalnız bir kız çocuğu. Annesi babası yok, amcası yeni vefat etmiş, onu eşine emanet etmiş ama çocuğa adeta zulmediyorlar. Jane buralarda daha hırslı, daha fevri, daha yüksek duygulara sahip. Sonra yatılı okula gidiyor ve bu defa o yoksulluğun ortasına düşüyor ama en azından saygı gören, arkadaşları