Çünkü, göründüğü kadarıyla Emily Brontë'nin kaderinde iki önemli şey vardi: Güzel' bir kadin olduğu halde aşki asla tanıyamadı; buna karşılık tutku alanında yüreğini daraltan bir bilgi zenginliğine sahipti: Bu bilgi, aşkı yalnızca aydınlığa değil, ayni zamanda şiddete ve ölüme de bağlıyordu -çünkü ölüm, hiç kuskusuz, aşkin hakikatiydi. Aşkın da ölümün hakikati olması gibi.
Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de 'yeteri kadar sevilmediğinize' takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiç bir kadın 'yeterince' sevilmez. Sarah Bernard, boşuna "Aşk oburluktan ölür, " demiyor.