“‘Peki bir dost, doğru dürüst bir dost olmadığı için hata yaptığında onun karakterinden, zayıf yanlarından şikayet etmeye hakkımız var mı? İnsanın karşısındakini erdemleri, sadakati, istikrarı için sevdiği bir dostluğun ne değeri var? Sadakati hesaba katan sevgi türlerinin ne değeri var? Tıpkı kendini feda eden sadık dost gibi sadakatsiz dostu da kabul etmek vazifemiz sayılmaz mi? Her insan ilişkisinin gerçek özü ötekinden hiçbir şey, hiç ama hiçbir şey talep etmeyen ve beklemeyen bu özveri değil mi? Ve kendisi daha fazla verdikçe daha da az bekleyen? Peki ya ötekine gençlik yıllarının güvenini, ardından bütün bir yetişkinlik döneminin fedakarlığını ve en sonunda bir insanın diğerine verebileceği en yüksek şeyi, kayıtsız şartsız, tutkulu, kör bir güveni gösterip sonra da ötekinin sadakatsiz ve alçak olduğunu görürse, isyan edip intikam isteyebilir mi? Ve isyan edip intikam çığlıkları atarsa bu aldatılmış, terk edilmiş kişi gerçek bir dost sayılır mı?’”
“‘Yoldaşlık ve arkadaşlık zaman zaman dostluk gibi görünür. Ortak ilgi alanları insanlar arasında dostluğa benzer durumlar yaratabilir. Ayrıca insanlar yalnızlıktan kaçmak için de kendilerini onlara bir süre dostluğun çeşitlemeleri gibi görünen ama sonradan pişman oldukları samimiyetlere kaptırabilirler. Tabii ki gerçek bunların hiçbiri değildir. Dostluk daha ziyade -babam böyle bakardı- bir görev olarak tasavvur edilir. Tıpkı âşık gibi dost da duyguları için mükafat beklemez. Karşı görev talep etmez, dost olarak seçtiği insanı görür ama bir yanılsamanın ışığında değil, onun hatalarını görür ve onu kabul eder; bütün sonuçlarıyla birlikte. İdea budur. Böyle bir idea olmasaydı yaşamaya, insan olmaya değer miydi?’”
“‘Aslında’ diyor general kendi kendiyle tartışırcasına, ‘genel olarak dostluk diye bir şey var mı bilsek iyi olurdu. Hayatlarının bir döneminde belli konularda aynı şeyleri düşünen, benzer zevkleri, benzer ihtiyaçları olan iki insanın karşılaştıklarında yaşadıkları tesadüf sevincini kastetmiyorum. Bunların hiçbiri dostluk değil.’”