Dürtülerinin emrinde, bencil, ilgi budalası, hayattan beklentisinin ne olduğunu bilmeyen, anne olmaması gerekirken anne olmuş “zavallı” bir kadınla (Anna) evlenmemesi gerekirken evlenmiş idealist bir adamın (Levin) öyküsüdür bu kitap.
Kitabı yalnızca aşk, ihanet konularına indirgemek hata olur. Aynı zamanda dönemin Rus toplumunun yaşam tarzı ve ekonomik koşulları, bunlar üzerine sorgulamalar, aile yaşantısı, çocuk yetiştirme anlayışı, halk tabakasının eğitimi, tarım, savaş, kölelik, dini kabuller ve bunların eleştirisi (özellikle Levin tarafından) gibi konular da yer almaktadır.
İtiraflarım’a benzer biçimde Tolstoy, kitap boyunca Levin’in ağzından, kendi hayatı anlamlandırma çabasını yansıtır. Tıpkı İtiraflarım’da olduğu gibi kitabın sonunda hayatın anlamını bulduğuna, insanın ne ile yaşadığı sonucuna varır. Elbette bunun yanıtı ona göre salt inançtır.
Kitabın başında bir yerde mantığa dayanan evliliklerin mutluluk getirdiğinden söz ediliyordu. Bana göre Levin ve Kiti’nin evliliği bu türe örnektir. Evlenmeleri gerektiğine inandıkları için bunu yaptılar. Ortada büyük bir aşk olduğunu söylemek güç. Levin zaman zaman evlilikle ilgili angaryaları gereksiz bulsa da eşine saygı duyar ve evli olmaktan mutludur.
Anna’yı o acı sona kadar güçlü bir kadın sanıyordum. Kocasını ve çocuğunu gözünü kırpmadan geride bıraktı, Vronski ile huzur ve refah içinde, Doli’nin görünce kendisine imrendiği bir hayatı vardı. Ne yazık ki saplantı dolu duygularının esiri oldu ve kendini bu yolda harcadı. Oysa Vronski’den sonra erkekler üzerindeki gücünün farkına varmış, kendini sevmeye -çok sevmeye- başlamış, toplumun dayattığı tüm normlara rağmen yasak aşkıyla dimdik durabilmeyi başarmıştı.
Kitapta en çok Anna’nın oğlu Seryoşa için üzüldüm. Kadınlara anne olduktan sonra yüklenen kutsiyet