Seviyordum yalnızlığımı. Dünyanın tantanasından pek hoşnut olmasam da nostaljinin zarafeti beni her zaman sarıyordu. Zırıltı yerine gerçek müziğin, aşk yerine şiirin, yaşayan cahilin değil, ölmüş bilgenin peşinden gidiyordum. 60'larda doğup 2010-2013 arası ölmüş olmayı istiyordum çoğu zaman. Fark ettim de imkansızı çözüm olarak görmek, hoşnutsuzluğu ve mücadele hırsını da diri tutuyordu ama çoğu zaman da hiçbir şeyi umursamamaya, kaskatı bir duyarsızlığa neden oluyordu.
Hayatım o kadar dağılmıştı ki, bir zamanlar uğruna ölecek kadar yücelttiğim ne varsa, şimdi sadece kafa dağıtmak için ilgileniyordum onunla. En acısı da bir zamanlar hâlinden memnun olmayan ve derinlerde takılan her genç gibi ben de şehir merkezinden, kalabalıktan uzakta bir kır evinde tek başına yaşamayı, evimi plak gibi nostaljik şeylerle doldurmayı, alkol, sigara ve yeme içme masraflarımı karşılayacak kadar da gelirimin olmasını hayal ederken, şimdilerde kalabalığa muhtaç hissediyorum. Öyle minimal bir hayatta çok mutlu olacağımı, ömrümün sonuna kadar öyle tek başına yaşayabileceğimi ve bundan hiç şikayetçi olmayacağımı zannediyordum. Yanılmışım.
Dünyayı dolaştıkça, bazı romantik hayallerimi gerçekleştirdikçe, aşk ve acıyı dibine kadar tecrübe ettikçe anladım ki, ben yalnızlığı değil, kalabalıklar içinde kaybolmayı seviyordum. Şimdilerde şehir merkezinde bir evde tek başına yaşamak ve akşamları penceremden dışarıya baktığımda kalabalığın telaşına hatta kaosa şahit olmak istiyordum. Evet ben, henüz 30 yaşında, yaşlanmış hissediyorum...
Kabul etmiştim artık. Ben derinlerde yaşayan bir adamdım ve ne kadar derine inersem, hayat o kadar anlamsız geliyordu. Şayet bir başıma kalıp en derinlerimde birkaç günden fazla kalırsam, tekrar yüzeye çıkamayacağımı ve kendimi Richard Brautigan gibi öldürmek zorunda