İdris Yılmaz

İdris Yılmaz
@idolika
"İnsan bir muammadır."
Herhangi bir insanın gerçek karakterini yalnızca özgürlüğünde neler yaptığına bakarak öğrenebilirsiniz. Birini sürekli baskı altında tutarak, ne birini gerçekten tanıyabilir ne de kaybetme korkunuzu yenebilirsiniz. Tabii ona kendi özgürlük anlayışınızı da dayatmayıp, onu manipüle etmeye çalışmadıkça. Çünkü sizin vicdanınız onun vicdanı değil, onun özgürlüğü sizin özgürlüğünüz değildir. Herkesin kendi hayal ve fantezi dünyası vardır. Siz durmadan kendi fantezi dünyanıza bir başkasını maruz bırakırsanız, zamanla sizin zevkleriniz onun da zevkleri olabilir ama önemli olan, kurgu kısmını karşı tarafa bırakmaktır. Çünkü farklı olan küçücük bir detay bile sizin kafanızda kurguladığınız fantezinin duygusuyla örtüşmeyebilir ve aslında ruh eşi diye bir şeyinin olmadığını da ancak böyle öğrenebilirsiniz. Hiçbir şey kafanızda kurduğunuz kadar mükemmel değildir. Realiteden kopmamalıyız ama hayal dünyamızda da sınır tanımamalıyız. Çünkü realiteyi geliştiren şeyler de aslında hayallerden ve duygulardan yola çıkılarak icat edilmiştir. Felsefe yazarları bizi bir konuda uyarıyor. Bize "az okuyup çok düşünmeyi" öneriyor. Neden mi? Çünkü ne kadar çok okursak, hem okumak dışında bir eyleme geçme motivasyonunu bulmamız zorlaşır hem de başkalarının fikirleriyle ve duygularıyla yaşamaya o kadar çok alışırız ki, zamanla kendimize yabancılaşırız. Oysa okunmaya ve anlatılmaya değer tek hikâye, bireyin kendi hikâyesidir. Okumak önemli ama okuduklarmızı anlayıp kavramak ve onları kişisel arzularımız için kullanmak daha önemli. Öyle ki, anladığımızı sandığımız birçok şeyi de deneyimlemeden anlayamayız. O duygu bize aşina gelebilir, onu biliyoruzdur ama anlamak mantıktan ziyade duyguyla ilgilidir.
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kimisi uyuşturucuya bağımlıydı, kimisi Tanrı'ya, kimisi de sosyal medyaya. Üçünün de insan bünyesindeki etkisi aynıydı.
1000Kitap
Sosyal medya tripleri. Değerinin anlaşılmadığını düşünen ve bir gün hedefe (paraya) ulaştığında kapıda merhamet dilenenlerin olacağını ve onları asla affetmeyeceğinin düşünü kuranlar. Şehirden şehire gezecek ve ne kadar para harcayabildiğini cümle aleme gösterecek. Kuymak yerken bunu videolayacak ve kapıda kendisini izleyen milyonları delirtecek. İnsanda değerinin anlaşılmadığını hissettiren bir mekanizma kesinlikle var ve doğuştan yüklü bu anlaşılan. Bende de yok diyemem. Ama bazen düşünüyorum da, ben kimim lan? Ben kime ne verdim? Neyin mücadelesini verdim? Tamam iyi hoş, iyiliğin kaybettiği çok kez görülmüştür ama hali hazırda kötü olanların da bu anlatıya konması nedendir? Herkes aldatılmış, herkes iyi, herkes bir gün çok zengin olacak ve milyonların sabah akşam düşündüğü karakter olacak... İnsan giderek çaresiz bir varlık olarak görünüyor gözüme. Sessiz sedasız köşemizde sadece var olmakla yetinelim demiyorum, tam tersi herkes göstermeli kendini bir şekilde belki de. Ama bu çaresiz çırpınışlar, fonda Yılmaz Güney sesi ve editlenmiş Ahmet Kaya şarkılarıyla Shire'a giden bir araba görseline binbir reklam ve gidenlerin kendisini kaybettiğini ima eden yirmi altı özlü söz serpiştirilmiş tiktok gönderileri gibi her yer ve bu benim ruhumu boğuyor. Özkan Oral
Artık insanlar hiçkimseye ve hiçbir şeye samimi olarak hassasiyet göstermiyorlar. Sadece etiğe uymaya çalışıyorlar. Etik maskesi altında, insanlığa karşı kin dolu bir düşman taşıyorlar. Travmaları gururu zedelemeden aşmaya çalışmak, paranoyayı kimseye zarar vermeden yenmek, yani sahici ve delikanlıca davranmak ve iyi niyet beslemek kimsenin umurunda değil. Artık insanlar yalnızca vücutlarına estetik katıp, beyinlerini geliştirmeye çalışıyor, giyimleriyle de zarif görünmeye çalışıyorlar ama ruhlarına hiç özen göstermiyorlar. Artık insanlar, beni, onları yazmaya değmeyecek kadar boşuna yoruyorlar...
1000Kitap
Geçmişte toplumun omurgası büyük ölçüde, bireysel çıkarları aşan, kuşaklar arası amaç birliği ve sorumluluk bilinciyle örülürdü. Elbette o zaman da rekabet, kıskançlık ve çıkar çatışmaları vardı; ancak bunlar çoğunlukla ortak değerlerin ve yüz yüze ilişkilerin sınırları içinde yaşanırdı. Görev bilinci, iyilik ve onur, çoğu zaman maddi kazancın önünde gelirdi. Oysa tüketim kültürünün yükselişi ile zenginlik, şekilcilik ve statü takıntısı, bu değerleri neredeyse müzelik hâle getirdi. Artık çoğu kişi başarıyı, dürüstlükle değil; banka hesabıyla, sosyal medyadaki takipçi sayısıyla ölçüyor. Öze değil, şekle değer biçiyor. Öyle ki seksen yaşını aşmış kadınlar bile, ameliyatlarla ve filtrelerle torunları yaşında gençlerle “et piyasasında” rekabete girmeye çalışıyor. Sosyoloji disiplininin kurucu isimlerinden Max Weber, modern toplumun “araçsal akıl”la hareket ettiğini, yani hedeflerin değil, hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntemlerin, süreçlerin ve araçların kutsandığını söyler. Araçsal akıl, sonuç yerine yöntemin öncelik kazanmasıdır; insanın neden yaptığını sorgulamadan, yalnızca “nasıl yaparım” sorusuna odaklanmasıdır. Bu bakış açısı, ekonomik kazancın ahlaki ilkelerin nasıl önüne geçtiğini anlamamıza yardımcı olur. Oysa amaç, yalnızca bireysel kazanç ya da gösterişli bir imaj yaratmak değil; insanın kendi yaşamına ve çevresine anlam katabilmesi, hem kendisini hem de toplumu onaracak değerleri koruması ve geliştirmesi olmalıdır. Maddi başarı, anlamdan kopuk olduğunda, insana uzun vadeli tatmin değil; boşluk, yabancılaşma ve yalnızlık bırakır. Fransız sosyolog Émile Durkheim, modern sosyolojinin öncülerinden biridir ve toplumsal düzenin, ortak değerler ve kurallarla ayakta kaldığını savunur. Ona göre, hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu değerler çözüldüğünde
1000Kitap