Geçmişte toplumun omurgası büyük ölçüde, bireysel çıkarları aşan, kuşaklar arası amaç birliği ve sorumluluk bilinciyle örülürdü. Elbette o zaman da rekabet, kıskançlık ve çıkar çatışmaları vardı; ancak bunlar çoğunlukla ortak değerlerin ve yüz yüze ilişkilerin sınırları içinde yaşanırdı. Görev bilinci, iyilik ve onur, çoğu zaman maddi kazancın önünde gelirdi.
Oysa tüketim kültürünün yükselişi ile zenginlik, şekilcilik ve statü takıntısı, bu değerleri neredeyse müzelik hâle getirdi. Artık çoğu kişi başarıyı, dürüstlükle değil; banka hesabıyla, sosyal medyadaki takipçi sayısıyla ölçüyor. Öze değil, şekle değer biçiyor. Öyle ki seksen yaşını aşmış kadınlar bile, ameliyatlarla ve filtrelerle torunları yaşında gençlerle “et piyasasında” rekabete girmeye çalışıyor.
Sosyoloji disiplininin kurucu isimlerinden Max Weber, modern toplumun “araçsal akıl”la hareket ettiğini, yani hedeflerin değil, hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntemlerin, süreçlerin ve araçların kutsandığını söyler. Araçsal akıl, sonuç yerine yöntemin öncelik kazanmasıdır; insanın neden yaptığını sorgulamadan, yalnızca “nasıl yaparım” sorusuna odaklanmasıdır. Bu bakış açısı, ekonomik kazancın ahlaki ilkelerin nasıl önüne geçtiğini anlamamıza yardımcı olur. Oysa amaç, yalnızca bireysel kazanç ya da gösterişli bir imaj yaratmak değil; insanın kendi yaşamına ve çevresine anlam katabilmesi, hem kendisini hem de toplumu onaracak değerleri koruması ve geliştirmesi olmalıdır. Maddi başarı, anlamdan kopuk olduğunda, insana uzun vadeli tatmin değil; boşluk, yabancılaşma ve yalnızlık bırakır.
Fransız sosyolog Émile Durkheim, modern sosyolojinin öncülerinden biridir ve toplumsal düzenin, ortak değerler ve kurallarla ayakta kaldığını savunur. Ona göre, hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu değerler çözüldüğünde