• Öğretmenler; yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcilerini, sîzler yetiştireceksiniz ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır...
    Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk

    Öğretmenlik güzel meslek, yazın 3 ay tatili var birinci çinko. Saksıyı çalıştırıp, okula yakın ev tutacan, boş derslerde eve gidip yatıcan yuvarlanıcan. Karın da öğretmen olursa eve çift maaş girer ikinci çinko! Bir de özel ders verseniz aha tombala! İşte o zaman karı koca paranın...
    Fikri Dayım
    Selçuk Aydemir
    Sayfa 27 - Küsürat Yayınları, PDF
  • ACI
    YAZAN: Şahan BİLGİN

    BÖLÜM 1: AYAZ’ IN SESİ

    Geldi, gördüm, sustum. Dudaklarımdan çıkacak kelimelerin yanlış olmasından korktum. Geldiği anda sanki depremle sarsılan dayanıksız gecekondular gibiydim. Dayanıksız ama içi sevgi dolu. Gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlayıp, onu biraz daha yakından görmek uğruna uçtuğunu hayal ettim. El ve ayak parmaklarımın uyuştuğunu hissettim. Bağırmak istedim; seni seviyorum. İçime bağırdım, feryatlarım kalbimin nehirlerine kayıkla binip geldiler. Sustum. Sustuğum anda öldüm, öldüğümde onu gördüm. Etrafa ışık saçan yıldız kadar parlaktı. Boynunu koklayabilmek için tüm ömrümü feda edebilirdim. Karşılıklı ömür boyu susabilirdik ya da. Fena fikir değildi. Ya da o anlatırdı ben dinlerdim. Sabahlara kadar, iki ayrı sandalyede ortadaki masaya aldırmadan dinlerdim onu. Zamanın bir önemi kalmazdı. Saatlerin, akreple yelkovanın kaç kere üst üste geldiğinin. Gündüz veya gece olmasının hiçbir önemi olmazdı. Tek bir noktaya takılı kalmış bakışlarımı, çalan telefonuyla geri çektim. Dedikoducu teyze kılığına bürünüp kiminle konuştuğunu anlamaya çalışıyordum. Masada ki altı kişiden çift olmayan yalnız ikimizdik. Belki de şimdilik.

    ‘’Alo’’

    Sonra sustu. İki dakika kadar konuşan kişiyi dinledi. ‘’Tamam, hemen geliyorum.’’
    Ağlamaya başlamıştı. O anda telefondaki kişinin gidip gırtlağını kesmek istedim. Ne olmuştu şimdi. Ne demişlerdi benim yarenime. Kim ağlatmıştı lan onu. Kim? Bu güzel gözlerden yaş akıtmaya utanmıyor muydu? Yoksa sevgilisi mi vardı? Ondan mı ayrılmıştı? Bilmiyordum. Geldiğinden beri selfie çekilmekten başka bir işe yaramayan aptal kız konuştu;

    ‘’Canım, iyi misin? Ne oldu? ‘’

    Hıçkırıkları cümle kurmasına engel oluyor, burger king’te çalışan kasiyer dahil tüm meraklı gözler bizim masamızda toplanıyordu.

    ‘’Annem’’ diyebildi. Sonra, ‘’Babam’’ dedi.

    ‘’Evet, annenle babana mı bir şey olmuş canım?’’

    Tekrar hıçkırmaya, hıçkırıkları inlemelere dönüştü. Yutkunmakta güçlük çekiyordum. Babamın ‘’Allah’ın emri peygamberin…’’ diye kız isteyeceği kayınbabam, yıllardır süren anne hasretimi dindirecek kayınvalidem mi ölmüştü yani. Başlayamadan kaybetmek. Oysa

    bayramlarda gidip ellerini öpecek, annemin yaptığı tatlıdan yiyecek, orta şekerli kahvelerimizi içip, Beşiktaş’ın şampiyon olup olamayacağını konuşacaktık daha. Olmadı. Kısmet olmadı…

    İçime dolan hüzün beni ele geçiriyordu. Hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim aşkımın, hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim anne ve babası için ağlamaya başladım. Kankalarım şaşırdılar. Arkadaşlık kurumunun saygıdeğer üyeleri omzuma dokunarak beni teselli etmeye çalıştılar. Fakat ben susmak istemiyordum. Onun yerine ağlamak, göz pınarları kurumasın diye kendiminkileri kurutmak, belki de anne ve babası yerine ölmek. Evet, en azından beni tanımıyordu ve onların yerine ben ölürsem üzülmezdi. Onun, ölümleri olmak istedim. Üzülmesin, ağlamasın, gülsün diye. Yanında dahi olmaya fırsatım olmadan, ölmek istiyordum. İdama mahkum edilen adamın garip hüznü doldu içime. Beklemek. Ölmeyi beklemek. Sonra duruldum, kendi içimde ayağa kalktım ve yemin ettim. O bir daha asla ağlamayacaktı. İzin vermeyecektim. Kendime verdiğim sözü zihin tahtama yazarken arabalara bindik. Hastanenin yolunu tuttuk…

    Hastaneye geldiğimizde genç doktor bize olayın trafik kazası olduğunu, hastaneye geldiklerinde çok kan kaybettiklerini ve yarım saat sonra öldüklerini söyledi. Sevdiğim yere yığıldı, bayılmıştı. İlk görüşte aşka inanmayanlarda başı çeken ben, adını bile bilmediğim kadına nasıl da tutulmuştum. O anda aklımda hiçbir şey yoktu. Sadece ve sadece gülümsemesi. Ama en zor ihtimal buydu. Yanında olmak, destek olmak, güç vermek istiyordum. Ama nasıl?
    Dışarı çıktık. Hava almanın hepimize iyi geleceğini söyleyen Cemre’ydi. Devlet hastanesinin eskimiş banklarından birine oturduk. Kızlarda tam yanımızdaki banka geçtiler. Kederliydik. Konuşmanın şu anlık bir işe yaramayacağını biliyorduk. Mehmet hepimize kahve alıp getirdi. Kahvemden bir yudum aldım, sigaramı yaktım ve içime çekip dumanı saldım.

    ‘’Oğlum bu nasıl kader lan? ‘’

    ‘’Harbiden ya, hem annesi hem babası. Resmen felaket.’’ ‘’Nerden dönüyorlarmış?’’
    ‘’Almanya’ dan.Gurbetçi annesi ve babası. Kız da babaannesinde kalıyordu. Okul için Türkiye’yi kazanınca gitmek istemiş, ailesi de izin vermiş. Zaten yılda iki kere görüyormuş.’’

    ‘’Tüh, çok yazık olmuş lan. Allah sabır versin’’ ‘’Aynen, elden ne gelir ki. Allah rahmet eylesin.’’
    Yanımda konuşan Mehmet ve Semih’ in bakışları üzerimde toplanınca konuşma gereği hissettim.

    ‘’Sıçarlar böyle kadere lan. Ne yapacak bu kız şimdi?’’

    ‘’Öyle deme kardeşim, çok günah. Valla çarpılırsın bak. Allah’ın işi. Vardır bir bildiği’’

    Semih’ in söylediklerini duyuyor fakat anlamak istemiyordum. Bu güzelliğin hayata bu kadar erken acıyla başlaması gücüme gidiyordu. Düşüncelerimi bölen Mehmet oldu.

    ‘’Ulan, sende amma şanssız adammışsın. Kızla seni tanıştırmaya niyetlendik, aldığı habere bak. Kader dedikleri bu demek ki. Senin işte kaldı kardeşim.’’

    Doğru söylüyordu. Cevap vermedim. Gökyüzündeki yıldızlara baktım. Bir cevap aradım. Bütün bu olan bitenle ilgili. Cevap yoktu. Kader’di, o kadar. Sigaramı bitmek üzere olanın ateşiyle yaktım.

    Aşk bütün yaraları sarabilir miydi? Ya da şöyle diyelim; benim aşkım onun bütün yaralarını iyileştirir miydi?

    Bilmiyordum. Tek bildiğim ona aşık olduğum ve bunu söylemek için, doğru zamanda olmadığımdı. Sustum. Yüz yıllık susuşun başlangıcında, acı iliklerime işledi. Gece üstüme geliyor, bildiğim tüm doğruları unutuyor, yorganın altına girip sabaha kadar ağlamak istiyordum. Aşk ile böyle tanıştığım için küfrediyor, bir ağız dolusu küfrü içime tepiyordum. Anneme sıkıca sarılıp;

    ‘’Buldum, aradığımı buldum. Ben buldum ama o ailesini kaybetti. Seni seviyorum anne, onu da seviyorum. Fakat onun aşka ayıracak vakti yok. Vakitsiz miyim ben anne? Suç kimde?’’ demek istedim. Var etmek istiyordum. Olmazdı. Ben ölümlüydüm. Kahraman değildim ve sadece basit bir işçiydim. İşçilerin özel yetenekleri olmaz. Sıradan hayatıma gitmek için dolmuşa bindim. Aklımda ki sorularla eve doğru ilerledim.

    Eve vardığımda babam çoktan uyumuştu. Odama geçtim. Orhan Gencebay açtım. ‘Batsın bu dünya, bitsin bu rüya, ağlatıp da gülene yazıklar olsun’’…

    Acı üç harflidir ama dört harfli kalbin anasını ağlatır. Kendinden bir harf büyüğüne saygısı olmayan serserinin tekidir acı. Girer, üzer, çıkar. Çıkarken küçük parçacıkları kalbin içinde bırakır ki unutulmaz olsun. Mutlu olmak istenen her anda hevesi kursağında kalsın.

    Yüz yılın en büyük katilidir acı. Bir kanser gibi ele geçirdiği insana ilk olarak görme duyusunu yitirtir. Mutluluğu göremeyen insanı, hüzünle kanka eder. Kurbanlarının adlarının, yaşadıkları şehirlerin, evli ya da bekar olduklarının bir önemi yoktur. Tek ortak noktaları acı ile tanışmış olmalarıdır. İçine kapattığı insanları delirtmek gibi yetenekleri de olan ‘acı’ piçtir. Duyguların en gösterişlisidir. En çok iz bırakanı…

    Tavana gözlerimi sabitledim. Bu yalnızlık, alnıma yazılmış bir yazımıydı. Sokağa çıkıp karşıma ilk çıkan palyaçoyu tokatlamak istedim. Mutlu olmak istemiyordum, kimse de mutlu olamazdı. Seviyordum. Yağmur sonrası ortalığa yayılan kokuyu içime çeker gibi, gökkuşağını seyrettiğim çocukluk yıllarım gibi. Tasoların, misketlerin, sokakta top oynayanların geldiği yerden geliyorum ben. İnsanların birbirlerini sevgiyle kucakladığı, karşılıksız iyiliklerin yapıldığı yerden. Salçalı ekmekle açlığımızı bitirdiğimiz, terli terli su içtiğimiz sokaklardan. Hayriye teyzede annemi beklediğim saatlerden geliyorum, geçmişin tertemiz sayfalarından…

    Bu depremde kaybolan benliğimi bulmak için buzdolabına yürüdüm. Babamın imparatorluğundaysanız buzdolabında kesin alkol olurdu. Yıllardır içerdi babam. Kimseye aldırmadan, kimseyle konuşmadan, evin ücra köşesindeki eski sallanan koltuğunda. Rakı tercih eden babamın üstüne cila niyetine içtiği biralardan iki tanesini alıp odama geçtim. Mezeye gerek yoktu. Eğer sarhoş olmak için içiyorsanız, damağınızda alkolün gezmesi yeterlidir. Camımı açıp bir sigara yaktım. Gecenin yarısında sokağımızın köpekleri bile uyumak üzere köşe başlarına uzanmıştı. Hiçbir hayat belirtisi olmayan sokağımıza uzun uzun baktım. Kendimi sorguladım. Ne için yaşadığımı, yirmi yedi yaşıma gelmeme rağmen niye hala babamla yaşadığımı, kanser denen illetten annemi kaybetmenin acısının neden geçmediğini düşünürken hocanın ezan sesiyle irkildim. Sabah olmuştu…
    O günün üzerinden tam iki yıl geçti. Onu görememenin verdiği hayal kırıklığı, içimdeki son ümit tanelerini de öldürüyordu. Depresyona yatkın olan kişiliğimi kontrol etmekte zorlanıyor, alkol nöbetlerimi sonlandırmadan uyuyamıyordum. Nerdeydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim buralardan gittiği, çok ünlü bir ressam olduğu, şöhretin kucağında oturduğuydu. Eserlerinden üç tanesini yazıcımdan renkli çıktı alarak odamın başköşesine asmıştım. Oturup saatlerce bakıyor, aşık olduğum kadını çizdiği resimlerden tanımaya çalışıyordum. Portakal sever miydi acaba? Ya da enginar, belki de şeftaliyi sevmiyordu. Hatta belki de tiki bile olabilirdi. Bilmiyordum. Tualin üzerinde gezdirdiği fırça darbelerinden karakter çözümlemesini yapamadığım kadın, beni günden güne öldürüyordu. Aşk’ım katilimin ta kendisiydi. Bu ruhani enkazın altında işe gitmeyi de bırakmış, babamın bana acıyarak bakan bakışlarına aldırmadan bi’ asalak gibi yaşıyordum. Oğlunun üç resme sabahlara kadar gözlerini dikip baktığını gören babam başlarda umursamasa da, artık beni doktora götürmesi gerektiği fikrini anlamıştı. Odamın kapısı yavaşça açıp içeri girdi. Gözlerimi resimlerden çevirip ona baktım. Gözlerinde yıllardır görmediğim şevkat parlıyordu. Üzgün bakışlarının altında yatan sesiyle konuştu;
    ‘’Oğlum, iyi misin? Bırak artık şu resimleri. Gel biraz dışarı çıkıp hava alalım. Beş aydır odandan dışarı çıkmıyorsun.’’

    ‘’Ben imkansız bir aşkın yorgun savaşçısıyım baba. İnsanlar beni avutacak cümlelere, kalbimi heyecanlandıracak bakışlara sahip değiller. İstediğim iki çift gözün sahibi uzakta. Çok uzaklarda. Ona ulaşacak cesareti kalbimde bulamıyorum baba. Biliyor musun? Onunla doğru düzgün konuşamadım bile. Adını bizim çocuklardan öğrendim. Annesi ve babası tanışacağımız gün öldü baba. Onun ölümleri olmak istedim. İnsan bir kere gördüğü kadına nasıl böyle ihtirasla bağlanır. Anlamıyorum. Aklım yitip gidiyor baba. Dokunmak, sadece

    tenine dokunmak istiyorum. Hayal ediyorum, sonra yatağıma oturup konuşuyor benimle. Sevgilim diyor, aşkım diyor. Sonra tavandaki ışığa doğru uçup kayboluyor. Onu yakalamak istiyorum olmuyor, ne yapsam olmuyor baba…’’

    Babama ilk defa anlatıyordum. Şaşkınlığını gizlemedi. Hiç kitap okuduğunu görmediğim babam beni şaşırtmaya devam ediyordu.

    ‘’Aşk bir erkeği süründürür evlat. Sahip olma arzusunu kamçılar. Erkek sahip olamadığı kadını daha çok arzular. Doyumsuzuz evlat. Bizler, Tanrı’nın sınav kağıtların da yanlış şıkları işaretleyenleriz. Hadi gel. Sana göstermek istediğim şeyler var’’

    Filozof edasıyla konuşan babam içimdeki, belki de yüzleşmekten korktuğum yere parmak basmıştı. İyi de nerden biliyordu bu adam bu afilli cümleleri. Annemin ölümünden beri uzun sohbetlerimiz olmamıştı babamla. Ne zaman görsem sallanan sandalyesinde rakısını yudumlar, Orhan Gencebay dinlerdi. Orhan baba bağlamanın tellerine ustaca basarken babam; sandalyesinde dikleşir, saygı duruşunu andıran ciddiyetle kulaklarına bayram ettirirdi. Beş aydır bana, neden işi bıraktığımı sormamıştı, neden odamdan çıkmadığımı merak ettiğini sanmıyordum. Yalnız bir adamı acılarıyla baş başa bırakmanın en doğrusu olduğuna karar vermişti.

    Odadan dışarı çıkıp evin içinden yukarı kıvrılan merdivenleri geçtik. Çatı katına ömrüm boyunca hiç merak edip çıkmamıştım. Kapıyı açtığımızda duvar boyunca uzanan kütüphane gözüme takıldı. Evde kitap okunduğuna şahit olmamıştım. Bu kütüphane de neyin nesiydi. Babam rafların arasından küçük, kilitli, kahverengi ahşap bi’ sandık çıkardı.

    ‘’Yaklaş’’ dedi.

    Yanına doğru sokuldum. Tozlu yere bağdaş kurup oturduk.

    ‘’Bunlar evlat, yıllardır sana gösteremediğim mektuplar. İçinde hayatımın en önemli anlarını barındıran, cümleleri gibi aşkın da yitip gittiğinin kanıtları. Bir gün aşık olursan sana vereceğime söz vermiştim ve sen oğlum. Aşkın imkansızına demirlemişsin. Al bunları oku. Bu arada ben bira almaya gidiyorum, içecek misin?’’
    ‘’Evet’’ dedim, babamı şaşkın gözlerle süzerken.

    Kapıyı çekip tek kelime etmeden çıktı. Sandığın içinde değişik tarihlerde postalanmış en az otuz mektup vardı. Hep aynı adrese, aynı kişiye postalanmış mektuplar.İyi de bu kadın kimdi? Geçmişi hakkında az bilgi sahibi olduğum, daha doğrusu merak etmediğim babamın aşk hayatına bodoslama dalmadan önce, bir sigara yaktım. Duman tavana yükselirken, rastgele bir mektup açıp okumaya başladım.

    Sevgilim,

    Bugün seni görmeden geçirdiğim 365. Gün. İçimde buruk hatıranı yad etmek istedim. Seni beyazlar içinde, yağan kar taneleri kadar bembeyaz görmek isterdim. Kısmet olmadı. Bu yasak aşkın kalbimde ne kadar tekrar edeceğini bilmiyorum. Yok olmakla var olmak arası bir yerde sıkışıp kaldım. Ölmek istedim, günlerce içtim. Acıyı dindirecek bi’ ilaç bulamadım. Kahrolası, içimi yakıyor sevgilim. Kor ateşlerde dövülmüş kılıç kadar keskin ve yakıcı. Kalbimin orta yerine saplayıp gittiğin hançeri çıkarmaya cesaretim yok. Hayalinle yaşamayı öğrendim. Izdırabımı dindirecek mi bilmiyorum. Bugün bir kadınla tanıştım sevgilim. Eğitimli, şevkatli, düzgün birisi. Seni unutturacak mı bilemiyorum ama bu boşlukta ölmek zoruma gidiyor artık. Kurduğumuz hayalleri fırlatıp attım pencerelerimden. Konuşmadım, yıllarca anlatamadım seni. Rakı masalarında aradığım silüetin rüyalarıma girdi bazen de. Seviştik, sabahlara kadar, sıcaklığınla uyudum. Bütün korkularımın gırtlaklarını sıkıp öldürdüm. Seni öldürdüm içimde. Senin de beni öldürmüş olman dileğiyle…

    BÖLÜM 2: ARYA’NIN RÜYASI
    Koşuyordu. Birbiri ardına dikilen çam ağaçlarının arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepesine bombardıman gibi yağan kar saçlarını ıslatmıştı. Uzun siyah saçlar karın etkisiyle birbirine dolaşmıştı. Bir an gökyüzüne kaldırdı kafasını. İnsanı büyüleyen beyazlığın ardında uzayan, bir uçtan başlayıp gökyüzünün diğer ucunda son bulan yedi harika rengi gördü yeşil gözleri. İnsanın nefesini kesecek kadar muazzam bir gösteriydi. Üstelik Tanrı’nın tablosunu seyretmek bedavaydı.

    Tekrar koşmaya başladı. Kulaklarının içinde çınlayan ve her duyduğunda kalbinde sancılara sebep olan ses, Arya’yı çağırıyordu. Bu öyle bir sesti ki, sahibini görmek için her şeyi feda edebilirdi genç kadın. Kadife, içten, samimi… Şairin sesindeki kasvet kadar gizemli, ruhuna hitap edecek kadar da toktu bu ses.

    Biraz daha ilerlediğinde, geniş ovanın başladığı yerde; sarının en açık tonuyla boyanmış, bacasından dumanların yükseldiği, pembe renkli ahşap kapının süslediği ve pencerelerinden beyaz ışığın sızdığı kulübeyi gördü. Duyduğu ses giderek artmıştı. Adımlarını kulübenin olduğu yöne doğru attığında bileklerinde bir ağırlık hissetti. İki büyük metal ayaklarının hareket etmesini engelliyordu. Olduğu yere çakılmış ve çaresizlik içinde ağlamaya başladı. Yere düşen gözyaşları havada küçük yuvarlak taneler oluşturuyordu.

    Kısa bir an sonra kulübenin pembe kapısından, Arya’nın boyuna yakın, gri, tüylü kurt çıktı. Koşmaya, koştukça da Arya’nın çakılıp durduğu yere geliyordu. Gözyaşları yerini korkuya bıraktı. Kurt üzerine atladı. Arya, uyandı…

    Terden sırılsıklam olmuş yastığından kafasını kaldırıp, sağ tarafındaki komidinin üzerinde duran bardağı kavradı. Kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atıyor, titreyen elleri bardağa hakim olmasını zorlaştırıyordu. Lanet bir kabustu. Ve kabus gören herkes gibi Arya’da şoktan çıkmakta zorlanıyor, üzerine saldıran kurdun sivri dişlerini baktığı duvarda görüyordu. Bu aynı kabusu üçüncü kez görüşüydü.

    Yataktan kalkıp, yatak odasında bulunan banyoya ilerlerdi. Vücudunun hatlarını örten saten mavi geceliğinin omuz askılarını ince parmaklarıyla çözdü. Geriye doğru attığı omuz hareketiyle gecelik, sırtından beline, oradan da ayak bileklerine inip banyonun kül rengi fayanslarıyla buluştu. Zach’in aldığı boy aynasında kendine baktı.

    Yirmi beş yaşındaydı. Kusursuz vücudunu beline kadar inen siyah dalgalı saçları izliyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin hemen ortasında beliren zarif ve küçük bir burnu vardı. Kumral tenine derinlik katan iri yeşil gözlerine hayran olmamak mümkün değildi. Kalemle çizilmiş kadar düzgün ince kaşları ve dolgun dudaklarıyla gerçekten nefes kesici özelliğe sahipti.

    Çıplak vücudunu sıcak suyun altına sokup, rahatlamaya çalıştı. Zach bir haftadan beri iş için gittiği Malezya’daydı. Gittiği iş seyahatinden yarın dönecekti ve Arya’yı bu şekilde görmesi ilişkileri açısından sorun teşkil edebilirdi. Toplamalıydı kendini. Yedi gün içinde gördüğü üçüncü kabusu unutmak için uzun süre suyun üzerinde akmasına izin verdi.

    Banyodan çıkıp giyindikten sonra saatine baktı. Bayan Watson’la randevusuna daha bir saat vardı. Dışarı çıkıp, açık havada kahvaltı veren yerlerden biri olan Green Village’a gidip, biraz kendini şımartabilirdi. Pencerenin kenarına gelip kapalı perdeyi açtığında hevesi kursağında kaldı. Yağmur yeryüzüne garezi varmışçasına hızlıca yağıyordu. Çokta fazla şaşırmadı çünkü yaşadığı şehir olan Londra’da bu mevsimde güneşli güne uyanmak oldukça düşük bir ihtimaldi.

    Mutfağa geçip kendine sert bir kahve yaptıktan sonra, maillerini kontrol etti. Müzayede evinin sahibi Bay Bernard’tan beklediği mail sonunda gelmişti. İki hafta sonra yapılacak olan açık arttırmada ‘Gecenin Kadını’ adını verdiği tablosu satışa çıkarılacaktı ve açılış fiyatı olarak kurulun belirlediği fiyat 125.000 pounddu. Arya daha önce iki tablosunu satan ve işini düzgün yaptığını bildiği Bernard’a güvenmekle doğru karar verdiğini fark ederek gülümsedi. Günde beş adet olan sigara hakkının bir tanesini kullanmanın tam sırasıydı.

    Oturduğu sitenin çıkış kapısına geldiğinde, güvenlik görevlisi olarak çalışan Pedro’nun bakışları, Arya’nın üzerinde toplanmıştı. Karşısındaki diğer çalışanla hararetli bir tartışmanın içinde olan Pedro, Arya’nın arabasını gördükten sonra, elleriyle saçlarını düzeltip kendine çeki düzen vermeye başladı. Arya bir anlığına Pedro’ya baktı. Zach’e oranla daha uzun boylu ve düzgün fizikliydi. Uzun saçlarını jöle yardımıyla geri yatırmış hali Arya’ya Antonio Banderas’ın gençlik hallerini anımsatmıştı. Evlendiği günden beri oturdukları sitenin güvenlik bölümünde çalışan Pedro ile bugüne kadar hiç konuşmamışlardı. Sürekli aynı ritüeldi. Arya arabasıyla kapıya yanaşır, Pedro siyah gözleriyle ona bakar, Arya ona baktığı anda bakışlarını kaçırır ve kapının açma düğmesine basardı. Arya, genç adamın kendisinden etkilendiğinin farkındaydı. Ve bazı sabahlar genç Antonio Banderas gözüne o kadar yakışıklı geliyordu ki etkilenmemek için kendini frenlemek zorunda kalıyordu. Hoş bir adamdı, oldukça hoş.

    Pedro; Katalan olan babası Alfonso’nun gençlik yıllarında kaçak yollarla girdiği İngiltere’de beraber olduğu hayat kadını Megan’dan doğmuş ve küçük yaşlarda babasının ölümüyle sokaklarda yaşamaya başlamıştı. Alfonso kaçak göçmen olarak yapması gereken en son şeyi yapmış ve uyuşturucu baronlarının teslimat için verdiği çantadaki iki kilo kokaini çalıp kayıplara karışmıştı. Oğlu Pedro ile beraber Dublin’e giden trenin kompartımanında, şans eseri Pedro’ nun tuvaletini yapmak için orada olmadığı anda, boğularak öldürülmüştü Alfonso. Ne yapacağını bilmeyen Pedro’nun yaşamı geçen iki yılın ardından tanıştığı Alex’in onu evlat edinmesiyle tamamen değişmişti. Pedro’yu maddi imkanları sınırlı olsa da okutan Alex, altmış altı yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştü. Manevi oğluna Londra’da bir ev, bir de yetmiş sekiz model chevrolet bırakmıştı. İş aradığı sırada gazetedeki ilanı gören Pedro, iri fiziği ve uzun boyu ile güvenlik şirketinin personel müdürü bayan Tompson’a

    kendini sevdirmiş ve işe girmişti. Düzenli olarak bir yıldır, beladan uzak durarak işine gidip geliyordu.

    Arya, Pedro’nun kapıyı açmasıyla yüksek binaların oluşturduğu siteden çıkıp işlek caddeye doğru sürdü arabasını. Yağmurun ıslattığı İngilizler alışkın oldukları havadan memnun şekilde ağır ağır ilerliyorlardı. ‘’Şu insanlara bakar mısın? Türkiye’de olsa yağmur yağdığında herkes koşarak kaçar, oysa bu insanlar biraz ıslanmayı dert etmiyorlar’’ diye mırıldandı kendi kendine. Arabanın teybine belleğini takıp sesi sonuna kadar açtı. Metallica söylüyordu. ‘’Nothing Else Matters’’.



    Yüksek binaların çevrelediği işlek yollardan geçip, şehir merkezinden çıkılan ilk sapaktaki kırmızı ışıkta durdu. Kırmızı ışığın yeşil renge dönmesini beklerken, sağ tarafına siyah bir mercedes yanaştı ve oda ışığı beklemeye başladı. Arya gözlerini bir an için arabanın içine kaydırdı. Önce şöför koltuğunda oturan uzun sakallı adamı sonra da yanında oturan kara çarşaflı, camdan görebildiği kadarıyla çocuk olduğunu düşündüğü kızı gördü. Siyah peçesinin örttüğü bedeninin tek açıkta kalmış yeri, kurşun karası gözleriydi. Arya kıza ışığın yeşile dönme süresi kadar baktı. Gözlerindeki çaresizliği gördü. Aynı çaresizliği ortaokulda Menekşe’nin gözlerinde de görmüştü.


    Ortaokulda en iyi arkadaşıydı Menekşe. Gülümsemesi, dünyadaki tüm acıları çekmiş birisini bile tebessüm ettirecek kadar içtendi. Örgü yaptığı uzun kahverengi saçları vardı, sağ yanağının hemen orada da bir gamzesi. On dört yaşındaydı Menekşe. Ne çocuk, ne genç kız, ne de kadındı. Hayattaki en büyük dertleri kırılan kurşun kalemlerinin ucu ve sökülen çoraplarıydı. Çocuktular. O yaştaki diğerleri gibi mutluydular.
    Arya bir sabah okula gelip sınıfına girdiğinde, sıra ve en iyi arkadaşı Menekşe’nin okula gelmediğini gördü. Mutlaka hasta olmalıydı. Çünkü Menekşe kadar okulu seven başka bir çocuk tanımamıştı Arya. Ertesi gün Menekşe yine gelmedi, ertesi gün yine ve sonraki bir hafta boyunca yine gelmedi. Mayıs ayının ikinci haftasıydı. Arya konuşan anne ve babasının dudaklarından çıkan kelimelere inanmak istemiyordu. Duyuyordu ama duymak yerine ölmeyi tercih ederdi.
    “Aklım almıyor. Küçücük kızı parayla satmışlar. Gidip konuştum babasıyla ama herif öküzün önde gideni. Şikayet edeceğim dedim. Biraz gözü korktu ama yine de bilmiyorum” dedi babası. Annesi gözyaşlarını mutfaktan kopardığı kağıt havluyla kurularken cevap verdi;
    “Gidelim buralardan. Yalvarırım, bu insanlardan her kötülük gelir” demişti. Arya günlerce Menekşe’nin babasını öldürme planları yapsa da beceremedi. Çocuktu. Sadece ağlamaktı elinden gelen. Arya, Menekşenin kendisinden kırk yaş büyük bir adama satıldığını, Suriye’de yaşadığını ve on altı yaşında anne olduğunu on yıl sonra öğrendi. Menekşe’nin gelin gittiği gece, kocası Resul hiç utanmadı. Korku dolu gözlerle bakan çiçeği soldurdu. Yapraklarını

    ezdi, köklerini kuruttu. Bütün şehir utandı o gece. Bütün insanlık utandı. Resul utanmadı. Menekşe ağladı, gözyaşları içindeki umutlarının üzerine aktı. Kırmızı renk her yere bulandı. Menekşe ağladı, sevmeden, sevilmeden geçecek hayatına ağladı. Göz pınarları kurudu, sabah oldu, Resul utanmadı.


    Şehir trafiğinin azaldığı, ağaçlık yollara geldiğinde hüzünlenmişti Arya. Kalbi, göğüs kafesinden çıkacak gibi hızla atıyor, acı dolu anıları gözlerinin önünde canlanıyordu. Öğrenmişti Arya, korkmamayı, güçlü olmayı, her erkeğin sevmeyi bilmediğini ve yaşamın düz bir çizgide seyretmediğini. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü sonra. Zach hem kibar hem de çok anlayışlı bir adamdı. Arya’nın ne giydiğine karışmaz, telefonunu karıştırmaz, onu sıkmazdı. Bir senedir beraberdiler ve Arya Zach’in sesini yükselttiğini hiç duymamıştı. Diğer tüm erkeklerin aksine Zach beyefendi sıfatının hayat bulmuş haliydi adeta.
    Oysa herkes onun kadar şanslı değildi. Namus cinayeti, kan davası, alkol nöbetleri sonucunda öldürülen kadınlar Arya kadar şanslı değildi. İnsanın kaderini kendi yazdığına inanıyordu Arya. Onu da evlendirmek isteseler kabul etmezdi, kaçardı. Zorla güzellik nerde görülmüş. Hem üzülüyor hem de kızıyordu kendi kendine.


    Dr. Watson’un ofisinin önüne arabasını park etti. Yağmur hızını azaltmış, ilkbahardan kalan güneşli güne uyanıyordu Londra. Girişe doğru ilerlerken biraz önce gördüğü siyah mercedes’ in üç araba yana park edildiğini gördü. Durdu. Arabaya doğru yürümeye başladı. İçinde kimse yoktu. Demin gördüğü arabanın aynı model ve aynı rengiydi. Emin olamadı Arya. Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Cevabı bulmak için kapıdan içeri girdi.


    Bayan Watson’un aşırı derece sevdiği heykel sevgisi yüzünden bütün köşe başlarında bir tane vardı. Bekleme salonuna geçip, özenle imal edildiği belli olan ve her oturduğunda onu rahat hissettiren deri siyah koltuğa oturdu. Arya’dan başka bekleyen kimse yoktu salonda. Saatine baktı yirmi dakika erken gelmişti. Geç kalmak yerine erken gelmeyi tercih edenlerdendi Arya. Hiçbir buluşmaya geç kalmazdı, dakikti. Bayan Watson’un sekreteri yanına gelerek;
    “Bir şey içer misiniz Arya Hanım?”

    Diye sordu. Belden oturtmalı siyah bir etek ve üzerine de köşeleri dantel işlemeli bir gömlek giymişti. Eteğin boyu diz kapaklarından biraz daha aşağıda son buluyor, oturan yeri göbeğinin fırlamasına engel oluyordu. İçine korse giydiğine bahse girerdi Arya.
    “Teşekkür ederim. Bir kahve alayım, sütsüz” dedi ve etrafa göz gezdirmeye devam etti.

    Kadın ne ara pişirdiğini anlayamadığı kahveyi sadece iki dakika sonra getirip Arya’nın eline tutuşturdu. Arya kahvesinden aldığı yudumu midesine gönderdi. Tadı harikaydı. Oysa Afrika’da günlüğü bir dolara çalıştırılan herhangi bir çocuk işçinin ellerinden geçip, milyon dolarlık fabrikaların patronlarının ceplerini dolduran kahvenin, hangi yollardan geçip ne bedeller ödettiğini bilse bu kadar keyif almayabilirdi.


    Kadın yalandan bir gülümseme fırlatıp, çalışma masasının başına geçti ve telefonuyla ilgilenmeye başladı. Sosyal medya hesaplarına akşam koyduğu jartiyerli fotoğrafının beğeni sayısını görünce rahatladı ve süper egosu tatmin oldu. Bugün şanslı günündeydi çünkü akşamdan beri takipçi sayısı elli bini geçmiş, koyduğu fotoğraflarına yeni yorumlar gelmişti. Kadının gözlerinde orgazmı andıran rahatlama belirirken, Arya Mercedes’ deki küçük kızın burada olup olmadığını düşünüyor, eğer buradaysa onu kurtarması için neler yapabileceğini sıraya koyuyordu.


    Bayan Watson’un odasının beyaz kapısı açıldı ve içeriden iki kişi çıktı. Doktorun uzanan elini tutup tokalaşmak yerine, sağ elini kalbinin üzerine doğru koyup şükranlarını bildiren uzun sakallı adam ve yanındaki siyahın içinde kaybolmuş küçük kız.
    “Unutmayın haftaya bugün tekrar gelin.”

    Bayan Watson’un sesi küçük bekleme salonunun duvarlarında yankılanıyordu.

    “Tamam” dedi bozuk İngilizcesi ile uzun sakallı adam. Kıza beklemesini işaret edip, tuvaletin yönünü gösteren sekretere teşekkür ederek bekleme salonunun kapısından çıktı.


    Arya kalktı. Yavaş adımlarla, bakışlarını yerden ayırmayan kıza doğru yürüdü. Bu defa kurtarabilirdi. Bu defa çocuk değildi.


    Küçük kız, ilk defa tek başına kalmıştı. Ebubekir, ilk defa yanından ayrılmıştı. Küçük kızın adı Kader’di. On dördündeydi. İki yıldır sakallı adamın dördüncü karısıydı. Evdeki en genç beden onundu. Londra’daki Müslümanlara liderlik eden Şeyh Cevat hazretlerinin en büyük oğlu ile evliydi. Satılmıştı. Yirmi beş bin Türk Lirasına. Paraları sayan babasının içi hiç acımamıştı. Babasının adı Hamza’ydı.
    Ya da bir orospu çocuğu. Kader böyle diyordu babasına, ama içinden…


    Yanına yaklaşan kadının ayaklarını gördü Kader. Kafasını kaldırmadı. Yasaktı. Yapamazdı. Ebubekir görürse o geceki gibi canını acıtırdı. Hem ne demişti en son konuştuklarında;

    “Dışarıdayken kafan kalkmayacak, yoksa boynunu kırarım”

    Hafızasından gelen cümle korkuttu Kader’i. Bir saniye için başını kaldırıp, yanına gelen kadına bakmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Kimdi ki bu kadın? Neden geliyordu yanına? Ne istiyordu? Ebubekir görmemeliydi. Nerde kalmıştı bu adam. Hala yoktu.


    “Merhaba” dedi Arya sesini kibar tonda tutmaya çalışarak. Küçük kız cevap vermedi. Bu defa Türkçe söyledi Arya. Kız yine cevap vermedi. Ama hareketlerinden ikinci söylediğini anladığını belli eder gibi sallanıyordu.


    Klozetin beyaz yüzeyine oturan Ebubekir’ in yüzü acıdan şekilden şekle giriyordu. İlaçlar işe yaramıyordu. Nasıl bir iletti bu? Halk dilindeki adıyla bağsuru olan Ebubekir, Kader’i tek başına bırakmanın verdiği rahatsızlıkla daha da zorlandı. Bayan Watson’un günde üç defa temizlenen tuvaletleri kırmızıya boyanıyordu.


    Kader olduğu yere çakılmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Arya konuşmaya devam etti; “Nerelisin? Konuştuğumu anlıyor musun?”
    Küçük kız Arya’nın sesi dışında başka bir ses duymuyordu. Ebubekir hala tuvalette olmalıydı. Biraz olsun rahatladı ve cevap verdi, başını kaldırmadan;
    “Türküm” dedi. Devamını getirmedi. Arya, kızdan cevap almanın verdiği mutlulukla, aradığı cevaba giden sorularını sıraladı;
    “Kim bu adam? Baban mı? Nerde oturuyorsun?”

    Küçük kız bir an için cesaret edip kafasını kaldırdı. Kadının pürüzsüz suratına, deniz kadar mavi gözlerine ve en sonda gülümsemesine baktı. Yüzünde şevkat vardı. Annesinin yüzünde de olan bu ifade, kurtarmamıştı onu. Sadece acı çekmeye yarardı. Yakıcı ve çaresiz bir acı.
    Kadının gözlerinin içine bakarak “bu şerefsiz benim kocam.” Demek istese de yapmadı. Bir anlamı yoktu. Konuşmanın, cümle kurmanın, cevap almanın, soru sormanın ve çarelerin tükendiği yerdeydi. Cevap vermedi. Zaten anlatsa da anlamazdı.


    Arya, sekreterin önündeki not kağıtlarından bir tane çekip kalemle bir şeyler yazdı. Kıza uzattı ve konuştu;
    “Bu benim numaram. Ne zaman istersen beni arayabilirsin. Unutma” diyip kıza uzattı. Kadının elinde tuttuğu küçük not kağıdına baktı Kader. Aldı. Çarşafının içindeki gizli cebe koyup, Ebubekir’in gürültüsüyle kapıya ilerledi. Siyah bir karaltı uçtu, siyahi doktor Bayan Watson’un ofisinde. Kız kapıdan çıkarken bir saniyeliğine kafasını çevirip Arya’ya baktı.

    Arya, yutkundu. Her şeyi anlamıştı. Gidip adamın kafasını koparmak istese de doktorun sesiyle odaya girdi.


    Siyah araba, üç katlı evlerin olduğu, nüfusunun çoğunluğunu Türk ve Orta Doğulu Müslümanların oluşturduğu mahalleye doğru ilerlerken, Kader biraz önce gördüğü genç kadını düşünüyordu. Ne kadar da sevecendi. Tıpkı annesi gibi o da gözlerinin tam içine bakıyordu konuşurken. Sesi de en az annesinin ki kadar huzur doluydu. Annesi Fazilet her banyodan sonra Kader’in saçlarını tarar ve özenerek örerdi. Daha sonra sobanın üzerinde kestane pişirip hep birlikte yerlerdi. Bu güzel günler babasının çıkan çatışmada sağ bacağını kaybetmesi ile tersine dönmüştü. Hızla dönen dünyasında Kader kurtarıcı rolüne layık görülmüş, ‘’Bizi kurtarıyorsun kızım, zamanla seversin, merak etme’’ diyen annesinin, ‘’Şu halime bak kızım, ne yer ne içeriz? Sık dişini, bizi düşün, aileni düşün’’ diyen babasının ısrarlarıyla, 125 adet 200 lük banknota geleceğini satmıştı.
    Ebubekir camı açıp bir sigara yaktı ve rüzgar arabanın içine doldu. Yüzüne vuran rüzgarın serinliği ve Ebubekir’in sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp irkildi Kader.
    “Kimmiş o ?” dedi Ebubekir. “Ne istiyormuş?”

    “Kim kimmiş?’’ diye soruya soruyla yanıt verdi Kader. İki eliyle sıkıca kavradığı direksiyondan sağ elini kaldırıp, kızın çarşafla kapanan ağzına tokat attı Ebubekir ve devam etti;
    “Sen benimle nasıl konuşuyorsun lan! Ağzını topla. Ben tuvaletteyken konuştuğun kadın diyorum. Sizi gördüm. Ne söyledi sana?”
    “Hiç bir şey…” dedi Kader. Sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak. “Bana ismimi sordu sadece. Onunda kızı mı ne varmış, ölmüş. Çocukları sevmeden duramıyormuş o yüzden” dedi. Yalan söylüyordu. Ebubekir’ de Kader’in yalan söylediğini anladı ama daha fazla üstelemedi. Çünkü çok ağrısı vardı. Çünkü canı çok yanıyordu. Çünkü kanıyordu Ebubekir, bütün akıttığı kanların bedeline karşılık.


    Turkuaz tonlarında boyanmış, etrafındaki diğer binalara göre daha yeni gözüken apartmana girdiler. Üç katlı apartmanın en alt katında Rümeysa ve Rabia, bir üst katta Feyza en üst katta da Ebubekir ve Kader oturuyordu.
    Rümeysa kardeşinin karısı, Rabia abisinin karısı, Feyza babasının en son karısıydı. Koşarak tuvalete giden Ebubekir’ in ardından baktı Kader. Kurtulamamıştı. İki yıldır kurtulamamıştı. “Orospu çocuğu” diye bağırmak istedi ama sustu. İçinden söyledi, kimsenin duymayacağı kadar içinden. Sonra “Geber köpek. Kıçının üstüne oturama inşallah” dedi. Yine içinden. Dışından konuşmaya gücü yetmiyordu. Hem içinden konuştuğu için söylediklerinde özgürdü. Dolayısıyla Kader çoğu zaman içine konuşur dışına susardı.

    Akşam yemeği hazırlıkları için dört kadın mutfakta çalışıyor ve aralarında konuşuyorlardı. İlk konuşan Rümeysa’ydı.
    “Ne dedi doktor?” dedi Kader’ e bakarak.

    “Tahmin ettiğim gibi” et doğradığı bıçağı suyun altında tutarak devam etti Kader; “Bende bir sıkıntı yokmuş. Doktor bundan da tahlil istedi de vermedi deyyus.” “Vermez” dedi Rümeysa. “Kabullenmez itin dölü. Sorun onda ama anlamıyor” Sohbete salata yapmaya uğraşan Rabia’da katıldı.
    “Öyle valla Bu körpecik kız kısır olabilir mi Allah aşkına” dedi.

    Kader gülümsedi. İlk başta yadırgadığı bu kadınlar zaman içerisinde dert ortağı olmuştu. Hepsinin farklı bir hikayesi vardı, içlerine kadar işleyen derin acıları. Kapalı kapılar ardında geçirdiği yılları. Dört kadın aynı apartmanda aynı kaderi yaşamaya mahkum edilmişti. Hepsi de para ile satın alınmış ve yaşadıkları evlerin hepsinin kapısı dışarıdan kilitlenirdi. Hepsi de defalarca intihar etmeye çalışsa da en büyük günah olduğunu hatırlayıp vazgeçmişlerdi. Her şeyden. Kendilerinden, kaderlerinden. Kabullenmişlerdi. Biri hariç…


    Yenen yemekten sonra kadınları evlerine götürüp kilitledi Ebubekir. Babası, abisi ve kardeşi yeni aldıkları arsaya dikecekleri binanın işlemleri için Newcastle’a gitmişlerdi. Mafya ile pazarlık yapıp, gereken komisyonu ödeyerek geri geleceklerdi. Dün gitmişlerdi ve gelmelerine daha iki gün vardı. Babasından aldığı talimat doğrultusunda Ebubekir bekçi sıfatıyla ödüllendirilmiş, babasının ve kardeşlerinin eşleri ona emanet edilmişti.


    Yavaşça merdivenleri çıkarken belindeki kemeri söküp sağ eline doladı. Kapını kilidine gri anahtarı sokup sağa doğru çevirdi. Antreyi geçip yatak odasına doğru ilerledi. Kader yatağa uzanmış, uyuyor gibi yapıyordu.
    ‘’Uyumadığını biliyorum, kalk!’’ diye bağırdı Ebubekir. Kader yataktan doğrulup, oturdu. Ama konuşmuyor sadece üzerine gelen hakaretleri sindirmeye uğraşıyordu. Bazı geceler, sihirli bir zarla kulaklarını kapatır Ebubekir’ in sesi yerine kemanın eşsiz melodilerini dinlerdi. Dedesinin eski kasetlerinden birinde duymuştu iki dakikalık solo atan kemancının çıkardığı sesleri. O günden sonrada hafızasına kazımış ve kendini ne zaman umutsuz hissetse bu melodiyi anımsardı.
    Hakaretler bitti. Küfürlerin ve iftiraların yerini derinden gelen acı inlemeler aldı. Biri hınçla vuruyor, diğeri ağlıyordu. Bir ara ‘’Yapma, Allah’ın adını verdim, yalvarırım’’ dedi Kader. Faydası olmadı. Metal tokalı kemer değdiği her noktada kırmızı noktalar oluşturuyor ve bu gözler zamanla mor gözlere dönüşüyordu. Ağladı Kader.

    O gece Ebubekir Kader’e döve döve sahip oldu. Sesi sadece adamın kulaklarında yankılandı. Kanayan Ebubekir acısını karısından çıkarıyordu. Hala çocuk verememişti zaten ona. Bu yüzdende vuruyordu. Erkekliğini hissetmek için. O her vurduğunda Kader bağırıyordu ama kimse duymuyordu. O gece Şeytan bile utandı. Ebubekir utanmadı. O gece Kader yemin etti, kaçacaktı.


    Aynı saatlerde Arya, yatak odasındaki aynada makyajını son kez gözden geçirip merdivenlere yöneldi. Kırmızı, üzerine tam oturan balık elbisesini, at kuyruğu yaptığı saçları ve halka küpeleri ile tamamlamıştı. Güzel olmak istiyordu, diğer bütün gecelerden daha güzel. İçinde duyduğu özlemi gidermek için sürekli saate bakıp kavuşma anını bekliyordu. Zach’i üç kere aramıştı. Tekrar aramanın onu rahatsız edeceğini düşünüp, vazgeçti. Telefonu kapalıydı. Hala uçakta olmalıydı. Endişelenecek bir durum yoktu. Evet, evet boşuna kafaya takıyordu. Her şeyi hazırlamıştı. Stres yapmasına gerek yoktu.


    Kafasındaki düşüncelerle geniş salona geldi Arya. Hazırladığı masanın karşısında kollarını birleştirip bir süre baktı. Gülümsedi. Kusursuz bir masa hazırlamıştı. Kendiyle gurur duydu ve müzik setinin kumandasına bastı. John Lennon ’un sesi her yere dağıldı. Çalan şarkı ‘Stand By Me’ ydi. Müziğin ritmine kendini kaptırıp istemsizce sallanan sağ bacağına baktı. Biraz daha gülümsedi. Her şey yolundaydı. Mutluydu, aşıktı. Geceyi tamamlamak için sadece biraz sarhoş olmalıydı.


    Kapı çaldı. Koşarak ilerlediği kapıdan hayal kırıklığı içinde ellerinde poşetlerle geri döndü. Yemekler gelmişti ama Zach hala yoktu. Yemek pişiremediğinden evde yedikleri gecelerde çoğunlukla restoranlardan sipariş ederlerdi. Bu gece de öyle olmuştu.
    Yemekleri tabakları yerleştirip önündeki sandalyeyi çekip oturdu. 1968 yılında tıpalanmış Cabarnet Souvignon kırmızı şarabı açtı ve kadehe doldurdu. Tek dikişte bardağı midesine yolladı. Saate baktı. Bir saat daha geçmişti. Sonra saate bir daha baktı. İki saat geçmişti. Sonra şişeye baktı, bitmişti. Sonra tekrar saate baktı beş saat geçmişti. Biten şarap şişesini Ballentines viski şişesi izledi.Arya ağlamaya başladı. Sonra güneş doğdu, John Lennon sustu, şişe bitti, Arya sustu ve sızdı. Masanın üzerinde.


    Güneş, perdelerden kapanmış pencerenin arasındaki küçük boşluktan ışığını evin büyük ahşap masasının üzerine gönderdi. Bulutlar dağılmıştı. Bütün gece yağan yağmurdan nasibini almış olan ağaçlar kurtarıcıya dönüp kurulandılar. Günlerden pazardı. İnsanların erken kalkmadığı bu sihirli günde tüm şehir terk edilmiş gibiydi. Saat dokuz buçuktu.

    Yüzüne yansıyan ışığın sıcaklığında gözlerini araladı Arya. Başında keskin bir ağrı hissetti. Beynini uyuşturan, düşünmesini zorlaştıran bir ağrı. Çok fazla içmişti. Dolayısıyla alkolün vücuduna oynadığı oyun, başında son bulmuştu. Uyuşan bacaklarını elleriyle ovaladı. Her yeri tutulmuştu. Kırmızı elbisesinin üzerine döktüğü viski damlalarının keskin kokusu geldi sonra burnuna. Normalde asla bu kadar içmezdi. Midesine sıkışmış olan bulantı uyanmasıyla Arya’yı dürttü ve koşarak tuvalete gitti.


    Yüzünü yıkayıp aynada kendini gördü. Bütün makyajı akmış ve rimelleri yanaklarına doğru küçük siyah yollar oluşturmuştu. Sürdüğü kırmızı ruj dudak çevresindem taşıp burnuna doğru yolculuğa çıkmıştı. Korkunç görünüyordu. Başını soğuk suyun altına sokup on dakika kadar ayılmaya uğraştı. Bir işe yaramıyordu. Kurulanıp, banyodan çıktı.


    Telefonuna baktı. Gelen arama kaydı yoktu. Zach’in uçağının dün saat dokuz sıralarında Londra’ya inmesi gerekiyordu ama gelmemişti. Arya rehberden kırmızı kalplerle süslediği kocasının ismini tuşladı. Kapalıydı, hala…


    O anda bütün benliğine yayılan şüpheyi hissetti. Alçak bir şüphe gelip, kalbinin tam ortasına kondu. “Acaba” dedi Arya. “Olabilir mi?” Sesi sadece onun duyabileceği yükseklikte çıkıyordu.
    Kalbinden başlayan şüphe kısa sürede tüm bedenine yayılmaya başladı. Kahvaltı etmedi. Bir sigara yakıp yeni bir kadeh viski daha doldurdu. Düşündü.”Zach aynı hatayı tekrarlayabilir mi? “ diye düşündü. “Üstelik onu hiçbir kadının yapmayacağı gibi affetmeme rağmen!”
    Kocaman salonda kendi kendine konuşuyor, sorduğu soruları kendi yanıtlıyordu. Tekrar aradı. Cevap yoktu. Bir kadeh daha doldurdu ve sigara paketini yarıladığını fark etti. Günde beş taneden fazla içmeyi kendine yasaklamıştı. Kural koymuştu. Gülümsedi ve “Kuralların canı cehenneme” diye bağırdı. Şüphe, acıyla birleşince dayanılmaz oluyordu. Yakıyordu, kemiriyordu en kötüsü de şüphe sürekli konuşuyor ve susmuyordu.

    BÖLÜM 3: KAÇIŞ

    Titriyordu, her yeri. Küvetin içine çivilenmiş gibi duruyor, üzerine akan damlalara aldırış etmiyor ve istemsizce ağlıyordu. Oysa ağlamak gelmiyordu içinden. Oysa ölmek istiyordu sadece, diğer bütün gecelerde istediği gibi, ölmek ve çekip gitmek buradan. Dünya’dan, bu evden, kendinden, Ebubekir’ den, dayaktan, korkmaktan, hepsinden siktir olup gitmek. İki kere denemişti, ölmeyi. Birinde pencereden aşağıya saldığı bedeninden, sağ bacağı kırılmış ve başka hiçbir yara almadan, basit bir alçıyla tedavi edilmiş, diğerindeyse evde bulduğu çamaşır ipini avizenin asılı durduğu kancaya bağlamış ama ağırlığına dayanamayan ipin kopmasıyla hüsrana uğramıştı.
    Banyoya özenle döşenmiş fayanslardaki karanfil motiflerine takıldı gözleri. Ne çok severdi eskiden karanfilleri. Bir keresinde köydeki en yakışıklı çocuk olan Süleyman ellerinde bir demet karanfille gelmiş ve Kader heyecandan ne yapacağını bilmediğinden koşmuş ve kaçmıştı. Dolayısıyla Süleyman’ın getirdiği karanfiller Kader’e verilemeyince o da annesinin salondaki yemek masasında duran boş vazoya koymuştu onları. Kırmızı renk nasıl bir çiçeğe çok yakışıyorsa, küçük bir kadına da o kadar yakışmıyordu. Kızarmıştı her yer. Banyo, küvet, Kader’in dudakları, burnu, her yer adi bir kırmızıya boyanmıştı. Aslında o kadar çok acıyordu ki kalbi, sızlayan diğer yerlerini önemsemiyordu. Sadece sihirli bir değneğin kafasına değmesi ve çok uzak diyarlara onu göndermesini diliyordu. Hala çocuk olabileceği, uzaktaki yeşilliklerin göbeğine, hala çam kokularının göğe yükseldiği ormanlara, hala papatya toplayabileceği kırlara, hala korkmadan gezebileceği herhangi bir yere.
    Bir adama eş olmadan önce hayalleri vardı Kader’in. Kocaman, gökyüzü kadar büyük hayalleri, yaşamak istediği sevinçleri ve kurtarmak istediği hayatlar vardı. Doktor olacaktı Kader. İsminin başında doktor yazacak ve odasının kapısı tıklanmadan içeriye girilmeyecekti. İnsan kurtaracaktı o. Belki bir cerrah olup, kalp nakli yapacak, belki de yaşamaz bu denilen hastayı hayata döndürecekti. Gittiği köy okulundaki sınıfında sadece o kaldırırdı parmağını sorulan her sorunun sonrasında. Çalışkandı, zekiydi. Öğretmeni Sedat’ın ısrarlarını dinleseydi babası, gelin olarak kurtaracağına inanmasaydı onları, doktor olarak ta kurtarabilirdi. Ama bu uzun bir süreçti ve babasının bekleyecek zamanı yoktu. Apar topar, kutuya konulup postalanan bir eşya gibi, kısa veda konuşmaları ve acıklı birkaç sözle uğurlamışlardı kızlarını. Doktor olacakken, kadın olmuştu. Hayat kurtaracakken, Kader, gırtlağını sıkan adaşının ellerinde ölmüştü. Belki bedenen değil ama ruhen bir ölüden farkı yoktu. Yürüyen bir ceset, nefes alan, dinleyen ama duymayan bir ceset…
    Evin kapısını açıp, antreyi geçen Feyza banyo kapısına iki adım kala durup düşündü. Nefret ediyordu bu durumdan. On beş dakika önce evden çıkan Ebubekir;
    ‘’Git bir bak şuna, iki saat sonra döneceğim. Doktora gideceğiz’’ demiş, Feyza’da ;

    ‘’Daha yeni gittiniz ya abi’’ diye karşılık vermiş, kızan Ebubekir yükselttiği sesini Feyza’nın sararmış yüzüne fırlatarak;

    ‘’Bu başka doktor, o salak karı bir şeyden anlamıyor. Daha iyiymiş bu doktor, öyle söylediler.’ demişti.
    Bakıcılık yapmaktan nefret ediyor ve evli olduğu adamın çocuğunun şiddet merakının sonucu olan ağlama ve hıçkırıklara başta üzülse de artık sıradan geliyordu. Kendisi de küçük yaşta köyünden satın alınıp, Londra denilen şehirdeki bu apartman dairesine sıkışmış olsa da her koyun kendi bacağından asılıyordu ve Feyza’nın yaşlı adama hizmetten başka sorumluluğu bulunmuyordu. Bazı geceler yaşlanmış kocasının isteklerini geri çevirmeyip, yalandan attığı naralar dışında çoğu zaman, kendi kendini tatmin ediyordu. En azından Regaip sakin bir adamdı. Gerektiğinde konuşuyor, gerektiğinde yemek yiyor, gerektiğinde uyuyor, çoğu zamanda Kuran okuyordu. Feyza’ya zararı yoktu aksine onu el üstünde tutar, ölen iki karısında bulamadığı aşkı onda bulduğunu her fırsatta söyler, bazı gecelerse saçlarını tarayarak onu uyuturdu.
    ‘’Hadi, kalk bakalım Kader. Topla kendini.’’ dedi Feyza. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş ve sanki Kaderi’ i önemser gibi kızın çıplak vücuduna bakıyordu.
    ‘’Defol!’’ diye bağırdı Kader. ‘’Defol, hepinizin Allah belasını versin. Hepinizin…’’


    Yarım saattir yoldaydılar. Şehir merkezinden uzaklaşmışlardı. Chelsea’ de olan doktorun muayanesine yarım saat daha yolları vardı. Arabaya bindiklerinden beri tek kelime konuşmamışlardı. Ebubekir bol bol sigara içmiş, Kader’de susmuş ve camdan görebildiği her şeye bakmıştı. Yüksek binalar görmüştü, büyük pencereleri olan devasa binalar. Binaların içindeki insanları düşünmüştü. Sonra içinden hepsine küfretmiş, ellerini birbirine sürterek kıvılcım çıkarmaya uğraşmıştı. Eğer alev çıkarabilseydi ellerinden Kader yakardı dünyayı, bir an bile tereddüt etmeden. Ama yakarsa insanlarla beraber, bu güzel ağaçlar, hayvanlarda yanardı. O yüzden sadece insanları yakardım diye düşündü. Özellikle de erkekleri.
    Sevilmek nedir bilmiyordu Kader. Bir erkeğin aşkla öpmesinin tadını hiç tatmamıştı. Dolasıyla yaksaydı eğer erkekleri, haklı olması için birçok sebebi vardı. En büyük sebebi de hemen yanındaki koltukta oturan, çirkin adamdı. Kısa bir an Ebubekir’in yüzüne baktı sonra döndürdü kafasını tekrar cama ve küfretti içinden. Bu güne kadar öğrendiği ne kadar küfür varsa onla çarptı, ve her ne kadar dışına söylemese de içine bağırdı.
    Benzin istasyonunun giriş tabelasından ilerleyen araba dizel pompanın önünde durdu. Ebubekir, bugüne kadar asla yapmadığı ve belki de sarkan bağırsağının acısı ona tedbir almayı unutturmasa asla da yapmayacağı bir hata yaptı. Arabanın kapısını açtı ve pompacıya fulle dedikten sonra koşarak tuvalete gitti. Kader beklediği anın nihayet geldiğini fark etti. Birlikte dışarı nadir çıkarlar ve bu çıktıkları süre zarfında arabadan indiğinde otomatik kumanda ile arabanın kapılarını kilitlerdi Ebubekir. Ama bu sefer anahtarı bile kontağın üzerinde unutmuştu.
    Kader, sakince torpidodan pasaportunu ve kimliğini alıp, çarşafın içine giydiği kot pantolunun cebine koydu. Pompacı, deponun dolduğundan emin olduktan sonra biraz ilerideki diğer pompaya yanaşan arabanın yanına gittiğinde, siyah mercedes’in ön sağ kapısı açıldı.

    Siyah çarşafın kapattığı ince bir bacak asfalta değdi ve koşmaya başladı Kader. Arkasına hiç bakmadan koşuyordu. Özgürlüğe doğru, yüz metre koşucusu gibi koşuyordu. Stefan Zweig’in bahsettiği Amok Koşusucusu gibi tek bir noktaya kilitlenmiş koşuyordu. Her şeyi yıkabilirdi o an, önüne çıkan her şeyi. Panzer gibiydi artık Kader ya da tonlarca ağırlıktaki bir tank. Evet, böyle hissediyordu kendini. Bütün engelleri aşabilir, bütün yolları geçebilir, onu durdurmak isteyen ne varsa yok edebilirdi. Kara çarşafın içindeki yok edici Kader, yolun kenarında çam ağaçlarıyla başlayan ormana girdiğinde, doktorla randevularına on dakikadan daha az kalmıştı.