Her gün birkaç kere öfkeden yumuşaklığa, yumuşaklıktan hüzne, ağlamaya düşüyor, yok oluyor, boşlukta salınıp kalıyor, dünyanın sonsuzluğunda tek başına... Yokluğun, hiçliğin, boşluğun çaresizliğine düşmek. Hep yitirilmiş bir şeyi aramak.Unutulmuş bir tada yeniden varabilmek.
En iyisi öfke... En iyisi, en iyisi... Kendini ince, acıyan yarı ağlamaklı, tatlı bir hüzne kaptırıvereceksin, sonra birden, tâ iliklerine kadar öfkeden titriyeceksin. Ve öfke sürecek. Bir gün, beş gün, bir ay, bir yıl, bir yüzyıl... Öfkeden öyle tir tir, ağzın köpük içinde, zangır zangır, kudurmuş, gözler dışarı uğramış, pörtlemiş, öfkede, işkencede, hüzünde yaşamak. Böyle yaşamak, hiçte, dayanaksız, sevgisiz, kimsiz, hiç kimseyi hiç bir zaman kıskanamamanın insaniyetsizliği. Acısız, öfkesiz, uykusuz, düşsüz. Ot gibi, ağaç, böcek gibi. Böcek bile, sinek bile bu kadar hiçte, boşlukta değildir. Böcek bile, ağaç bile, sümüklü böcek, solucan bile. Ölüm korkusu. Gerine gerine ölüm korkusunun içine düşmek.Ölüm korkusunda çıldırmak. Çaresizliğinde dört dönmek. Acı, hüzünlü yok olmanın sessiz sızısını yaşamak... Ve ölüm korkusu, ölüm korkusunun bittiği yerin korkunçluğu...