Çok büyük bir potansiyeli olan ama beni hayal kırıklığına uğratan kitapla geldim. Kısaca konusundan bahsedecek olursam. Ophelia, annesinin ölümünün ardından ailesinin cadılık mirasını devralmak zorunda kalıyor. Aslında böyle bir hayat istemese de yıllardır bu sorumluluk için yetiştirilmiş biri. Hayaletlerin sorunlarını çözmek ve insanlara yardım etmek onların aile geleneğinin bir parçası. Ancak annesinin ölümünden sonra hayatı tamamen değişiyor. Kız kardeşiyle yaptığı bir tartışmanın ardından kardeşi ortadan kayboluyor ve Ophelia büyük bir suçluluk duygusuyla onu aramaya başlıyor. Bulduğu ipuçları onu Phantasma’ya götürüyor.
Phantasma sıradan bir yarışma değil. Ölümcül bir oyun. Dokuz aşamadan oluşan bu yarışmada her seviye bir öncekinden daha tehlikeli. Yarışmacılar sadece görevlerle değil birbirleriyle de mücadele ediyorlar. Çünkü sonunda yalnızca bir kişi kazanabiliyor. Ödül ise her şeyi değiştirebilecek kadar büyük. Şeytanların prensinden tek bir dilek dileme hakkı...
Ophelia’nın amacı yarışmayı kazanmak değil, kız kardeşini bulmak. Fakat Phantasma’nın içinde işler beklediğinden çok daha karmaşık bir hal alıyor. Özellikle de karşısına Blackwell çıktıktan sonra.
Blackwell, Phantasma’nın içinde sıkışıp kalmış gizemli bir fantom. Küstah, tehlikeli ve güven vermeyen biri. Ophelia’ya yardım etmeyi teklif ediyor ama karşılığında kendisini bağlayan laneti kırmasını istiyor. Eğer Ophelia başarısız olursa bunun bedeli oldukça ağır, hayatından on yıl vermek zorunda kalacak.
Aslında kitabın en güçlü yanı kurduğu dünya. Şeytanlar, hayaletler, iblisler, vampirler ve ölümcül görevlerle dolu bir yarışma fikri kulağa inanılmaz geliyor. Özellikle seviyelerin giderek zorlaşması ve ölüm oranlarının artması ilk başta beni gerçekten heyecanlandırdı. Her bölümde daha büyük sırlar,