Kadın yazarlar, özellikle bundan birkaç yüzyıl öncenin ataerkil toplumuna kalemiyle meydan okuma cesaretini gösterebilen güçlü karakterler, her zaman ilgimi çekmiştir. Bu dönemde kadın varlığıyla yazmak, toplumda bu şekilde varolmak büyük bir ayıplanmaya sebep olur; yazmak, geleneklere ve kadın mizacının o "iyi huylu, yumuşak başlı ve itaatkar" varlığına hakaret olarak görülürdü. Yazmak, özellikle ciddi konularda yazmak, erkek işiydi. Kadınların kritik konularda fikir belirtebilmesi, bir görüş sahibi olmaları ve bu görüşü dilediğince, hararetle savunabilmeleri düşünülemezdi. Kadınlar ev işleriyle, çocuk büyütmekle ve evlenmelerine yardımcı olacak bir takım meziyetler edinmekle yetinmeliydi. Bu meziyetleri de büyük bir tutku olarak değil, vakit geçirme ve toplumda saygın bir yer edinme amacı olarak görmeleri gerekirdi.
Kadın yazarlar yüzyıllar boyunca erkek mahlasları kullanarak, kimliklerini gizleyerek ve toplumun sadece izin verdiği konular -aşk, evlilik, tozpembe hayatlar- üzerinden kurgular oluşturarak varolabildiler. Böyle bir toplumda kaleme alınan Jane Eyre, her açıdan bir başyapıttır. Charlotte Bronte; toplumun izin verdiği konuların sınırları içerisinde kalmış ancak anlatmak, haykırmak istediklerini zekice ve göze batmayacak biçimde kurgunun içine serpiştirmeyi başarabilmiştir. Her şeyden önce güçlü, bağımsız, cesur, zeki ve özgür bir kadın karakter yaratmış, görüş ve fikirlerini bu karakter üzerinden başarıyla aktarmıştır. Toplumun düşüncelerini, ondan beklenenleri bir kenara bırakarak kendi ilkelerinden asla ödün vermeyen gururlu, mantıklı ve bağımsız Jane Eyre; şimdiye kadar tanımış olduğum en güçlü kadın karakterler arasında yerini aldı. Jane Eyre'in yanı sıra tüm kadın karakterlerin kendilerine göre fikirleri, ilkeleri olduğunu ve bu ilkeler doğrultusunda