İLHAN

İLHAN
LANET OLSUN ARİF BU NASIL BİR TUTKU
6/10
·59 syf.·
2025 11. kitabı
Sevgili Arif, Senin, bu hikayenin başındaki halin, aşkı değil de kayıp bir anahtarı arayan birinin hallerini andırıyor. Biliyoruz yayınlanmamış bir yazar adayısın ya da senin tabirinle "montajcılıktan yazar olma yonuna çıt diye yön değiştirmiş" birisin. Hayatın, tıpkı bitiremediğin o hikayeler gibi hep yarım kalmışlık hissiyle dolu. Sen kendini bir kurtarıcı, bir kahraman sanıyordun. Sen Süpermen değildin, Müzeyyen de senin kriptonitin değil Arif. İlişkilerinde dikiş tutturamayan bir adam olarak, içindeki boşluğu Müzeyyen'le onaracağını düşündün. O senin tüm zaaflarını, çaresizliğini ortaya koyan bir aynaydı ve sen bu yüzden, hem büyülendin ondan hem de korktun. Senin için Müzeyyen sadece bir kadın değildi. O, kendi varoluşunun merkezine koyduğun, onsuz bir hayatı bile hayal edemediğin bir fikirdi. Onu sürekli yüceltmen, kusursuz görmen de bu yüzdendi. Bir nevi, Müzeyyen'e duyduğun tutku, aslında kendini onun üzerinden tanımlama çabasıydı. Çok derin ve çok romantik değil mi Arif. Ama bu aynı zamanda hem senin hem de Müzeyyen için çok yorucuydu. Sen "derin bir tutku" derken o "sapık ve tek taraflı bir paranoya" dedi. Sen, Müzeyyen'e sonsuz aşkın kaynağı gözüyle bakarken o, seni biten bir deneyim olarak gördü. O rüzgarı kendinden menkul bir uçurtma gibiydi ve sen onu iple bağlamaya kalktın. Belki ikiniz de haklıydınız Arif; Sen sevmeye, o ise var olmaya çalışıyordu. Bitiremediğin yazılarını, henüz şekilenmemiş kurgularını neden sürekli Müzeyyen'e okuttun? Yazılarını ona onaylatmak istedin çünkü onun gözlerinde kendini görmek istiyordun. Oysa yazmak, onay almak için değil yaşamak, anlamak içindir Arif. Belki de artık anlaşılmak için yazmaktan vazgeçip sadece var olmak için yazmalısın. Ve nihayet Müzeyyen gittiğinde sen o eski adam değildin. Lanet olsun Arif!
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutkuİlhami Algör · İletişim Yayıncılık · 201434,7bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
5/10
Pınar Kür’ün Asılacak Kadın’ı, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ataerkil şiddeti sorgulayan cesur bir metin olarak öne çıkıyor. Ancak roman, bu temaları işlerken karakterlerin derinlikten yoksunluğu ve olayların gazeteci üslubuyla aktarılması nedeniyle duygusal etkisini yitiriyor. Melek’in maruz kaldığı sistematik şiddet, yazarın feminist perspektifine rağmen, karakterin iç dünyasına nüfuz edemeyen bir anlatımla sıradanlaştırılıyor. Tecavüz ve baskı, Melek’in sessizliğine indirgenerek adeta kaçınılmaz bir kader gibi sunuluyor. Bu durum, Elif Şafak’ın Baba ve Piç ’teki gibi travmayı bireyin psikolojik çözülmesiyle harmanlayan yaklaşımla tezat oluşturuyor. Romanın en çarpıcı eksikliği, Melek ’in çaresizliğinin altının yeterince iyi çizilmemesi. Onun saflığı, toplumsal bir eleştiriye dönüşecek yerde, edilgen bir mağduriyetle sınırlı kalıyor. Oysa Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü ’ndeki Offred gibi, Melek’in iç çatışmaları ve direnç anları, ataerkil tahakkümün daha incelikli bir eleştirisini mümkün kılabilirdi. Hakim karakterinin monologlarında yansıyan ataerkil zihniyet ise (kadınları “yetersiz” olarak gören bakış) güçlü bir eleştiri odağıyken, diğer kadın karakterlerin (örneğin Mefaret) bu zihniyeti içselleştirmesi yeterince irdelenmiyor. Bu noktada, Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda ’sındaki gibi kadın dayanışmasının yokluğu vurgulansa da, karakterlerin tek boyutluluğu bu eleştiriyi zayıflatıyor. Kür ’ün anlatımı, olayların 'sonuçlarına' odaklanırken, şiddetin eylem anındaki çirkinliğini görünmez kılıyor. Bu durum, okuyucuda bir rahatsızlık yaratsa da, duygusal empatiyi besleyecek derinlikten yoksun. Örneğin, Hakim’in zihninden akan nefret dolu monologlar, ataerkil tahakkümün bireysel ve kolektif yansımalarını gösterse de, Melek’in sessizliğiyle kurulan
Asılacak KadınPınar Kür · Can Yayınları · 202611,5bin okunma
Çukurova'ya Doğdum / Darhanadan soğudum
10/10
·840 syf.·
2025 3. kitabı
Yaşar Kemal’in "Dağın Öte Yüzü" üçlemesini okuduktan sonra iki şey kesinleşti; 1) Bir daha kolay kolay tarhana çorbası içemem. 2) Ermiş karakteri gerçek hayatta bir yerlerde yaşıyorsa, gidip elini öpmek, hayır duasını almak istiyorum. Üçlemenin ilk kitabına başladığım zaman içimde "Bu kitabı birkaç haftada bitiririm herhalde" umudu vardı. O umut ilk birkaç sayfada Yaşar Kemal’in betimleme selinde boğulunca biraz sarsıldı ama bir merak da sardı. Bu kadar tarhana içen başka bir memleket evrende var mıdır? Sanırım Anadolu’nun insanı mert toprağı sert olur sözünün ana kaynağı bundan kaynaklanıyor. Ne zaman biri ağzını açsa, ya tarhana içiyor ya da tarhanaya methiyeler düzüyor. Bir noktada (ekşi sözlük jamesharden'dan ilham alarak) kitapta ne kadar tarhana kelimesi geçiyor diye saymaya yeltenecekken son anda vazgeçtim. Ama şaka bir yana, Yaşar Kemal öyle bir dünya kurmuş ki, o kurak dağın eteğindeki köy senin mahallenden daha tanıdık geliyor bir süre sonra. Hele o Muhtar Sefer, Uzunca Ali, Meryemce.. Her biri ayrı romanı yazılacak dev karakterler ama birlikte bir halk türküsü gibi ince ince yüreğimizi dağlayarak Anadolu'yu şekillendiriyorlar. Olay örgüsü ağır aksak ilerliyor gibi görünse de(özellikle Uzunca Ali'nin anası sırtta Çukurova köy arası git gelleri) bir bakmışsın yüzünde bir gülümsemeyle akşamı sabah etmişsin. Gel gelelim Ermiş'e.. Ermiş! Böyle bir karakterin, bu kadar derinlikli, bu kadar insani ve aynı anda bu kadar efsanevi olabilmesi beni hem şaşırttı hem hayran bıraktı. Ermiş, romandaki köylüler arasında bir nevi içi yanan peygamber gibi. Ne zaman ortaya çıksa sanki bir filozof konuşuyor ama o da soğan kırıp tarhana yiyen, pamuktan kazandığı üç beş lirayla köyde kendi umutlarıyla yaşamaya çalışan, Allah'tan/candarmadan/köylüden/ölümden korkan sıradan bir
Dağın Öte YüzüYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 2015373 okunma