Pınar Kür’ün Asılacak Kadın’ı, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ataerkil şiddeti sorgulayan cesur bir metin olarak öne çıkıyor. Ancak roman, bu temaları işlerken karakterlerin derinlikten yoksunluğu ve olayların gazeteci üslubuyla aktarılması nedeniyle duygusal etkisini yitiriyor. Melek’in maruz kaldığı sistematik şiddet, yazarın feminist perspektifine rağmen, karakterin iç dünyasına nüfuz edemeyen bir anlatımla sıradanlaştırılıyor. Tecavüz ve baskı, Melek’in sessizliğine indirgenerek adeta kaçınılmaz bir kader gibi sunuluyor. Bu durum, Elif Şafak’ın Baba ve Piç ’teki gibi travmayı bireyin psikolojik çözülmesiyle harmanlayan yaklaşımla tezat oluşturuyor.
Romanın en çarpıcı eksikliği, Melek ’in çaresizliğinin altının yeterince iyi çizilmemesi. Onun saflığı, toplumsal bir eleştiriye dönüşecek yerde, edilgen bir mağduriyetle sınırlı kalıyor. Oysa Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü ’ndeki Offred gibi, Melek’in iç çatışmaları ve direnç anları, ataerkil tahakkümün daha incelikli bir eleştirisini mümkün kılabilirdi. Hakim karakterinin monologlarında yansıyan ataerkil zihniyet ise (kadınları “yetersiz” olarak gören bakış) güçlü bir eleştiri odağıyken, diğer kadın karakterlerin (örneğin Mefaret) bu zihniyeti içselleştirmesi yeterince irdelenmiyor. Bu noktada, Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda ’sındaki gibi kadın dayanışmasının yokluğu vurgulansa da, karakterlerin tek boyutluluğu bu eleştiriyi zayıflatıyor.
Kür ’ün anlatımı, olayların 'sonuçlarına' odaklanırken, şiddetin eylem anındaki çirkinliğini görünmez kılıyor. Bu durum, okuyucuda bir rahatsızlık yaratsa da, duygusal empatiyi besleyecek derinlikten yoksun. Örneğin, Hakim’in zihninden akan nefret dolu monologlar, ataerkil tahakkümün bireysel ve kolektif yansımalarını gösterse de, Melek’in sessizliğiyle kurulan