Çocukluk'u sevmiştim, Gençlik'e bayıldım. Ve bence Tove Ditlevsen'in nasıl bir yazar olduğunu anlamak için sadece Çocukluk'u okumak yetersiz. Dili hayatını anlattığı döneme göre değişiyor, duygularını bir çocuk gibi yazıyor ve bir genç kız gibi de yazıyor. Muhtemelen bir yetişkin gibi de yazıyor.
Bunların dışında inanılmaz bir özelliği olduğunu düşünüyorum, kendini asla saklamıyor. Zayıf, bilgisiz ve zavallı olduğu durumlarda bile bunu olduğu gibi yazıyor. Belki yazarken utanmıştır ama kendini ne savunuyor ne de acındırıyor. Dürüstlüğüne, samimiyetine hayran kaldım.
Bir dönemin getirdikleri içinde o dönemden farklı biri olarak yaşamaya çalışması ve kendini bir yere konumlandıramaması ise kalbimi kırdı. Fakir ve işçi bir ailede, sınırlı bir eğitim ve bilgiyle kendine bu kadar umut bağlaması ama toplumun gerektirdikleri sebebiyle hayatında olmayan bir adama da umut bağlaması çoğu satırda beni çokça düşündürdü. Belki şimdi yaşasa kızacağım düşünceleri için ona asla kızmıyorum ve hatta anlayabiliyorum.
"Bazı köpeklerin tasma kayışları kısa, ne zaman duraklasalar sahipleri sabırsızca çekiştiriyor. Başkalarının kayışları uzun, ilginç bir koku köpeği alıkoyduğunda sahibi onu sabırla bekliyor. Ben böyle bir sahip istiyorum. Böyle bir yaşam içinde gelişebilirim. Sahipsiz köpekler de var, insanların bacakları arasında görünüşe göre özgürlüklerinin keyfine varamadan, şaşkın şaşkın koşuşturuyorlar. Ben de böyle sahipsiz bir köpeği andırıyorum, bakımsız, sersem ve yalnız," diyen bir insana nasıl kızabilirsiniz? 18 yaşında, ikinci dünya savaşının başında, tek başına yaşam savaşı veren, fakir ve eğitimsiz bir kız bu gerçeği baskı içinde fark eden. Ne büyük bir kalp olduğunu sorgulamaya gerek var mı?